8 Şubat 2012 Çarşamba

Dönüm Yılı: 3. Perde

Kahramanlarımız büyümüştü artık.

Okulu bitmişti. Bu aradaki mesafenin ve bazen kısa, bazen uzun süren o ayrılıkların bitişini müjdeliyordu. Başka şeyler de vardı elbet. İş yaşamı artık tam anlamıyla başlamıştı ikisi için de. Hayat daha da ciddiydi artık ikisine karşı.

Ama hep sevdiler birbirlerini. Sevgileri hiç azalmadı. Monoton hayat onları gün içinde yorup, her gün aynı şeyleri yapmaya dayatsa da onlar birbirlerinden kopmadı. Hala birbirlerinin gözlerinin içine bakarken gülen gözler gördüler. Hala birbirlerine sarılmaları hayatta en mutluluk veren şeydi onlara. Hayat değişmişti ama onlar hala seviyordu birbirlerini. İlk günlerden çok daha fazla, daha sağlam bir şekilde.

3 yılı birlikte geride bırakmışlardı. Acısıyla, tatlısıyla, gözyaşıyla, kahkahasıyla, ayrılığıyla, kavuşmayla dolu dolu 3 yıl bitmişti. İleride, daha gelip gelecek güzel yılların kısa bir bölümü olarak kalacak bir 3 yıl.

Teşekkürler. Hayatıma kattığın anlam, mutluluk ve sevgi için çok teşekkürler.


16 Ocak 2012 Pazartesi

En Büyük Lefter


"Yuh be! Allah cezanızı vermesin! Ah, Fenerbahçe bu adamlara mı kalacaktı? Nerede Lefterler, nerede bunlar..."

Çocukluğumdan itibaren sık sık benzerlerini duyduğum bir cümleydi babamdan. Fenerbahçe'ye kim gelirse gelsin hep O'nu anardı. Ben de merak ederdim kim bu diye. Ufacık aklımla yarışırdım. "Ne kadar olabilir ki? Ne yani Ronaldo'dan, Zidane'dan daha mı iyi?" diye.

Zaman içinde daha iyi tanıdım onu. Gerek babamın anlatılarından, gerek belgesellerden, gerekse röportajlarından. Sadece büyük bir futbolcu olduğunu değil, büyük bir insan ve büyük bir Fenerbahçeli olduğunu da öğrendim. Futbolculuğun milyonlar kazandırmadığı, endüstri olmadığı yıllarda hayali büyük bir takımda oynayıp çok zengin biri olmak değil, sadece Fenerbahçe'de oynamak olan biri olduğunu öğrendim. Üstünde kazakla, ayağında bir potinle, saha yerine bir tarlada dakikalarca koşup, adam çalımlayıp, gol attığını ve böyle mutlu olduğunu öğrendim. Kendisine dininden dolayı "gavur, kefene" diyenlere insanlığıyla cevap verdiğini öğrendim. Sadece birkaç maçını eski vidyolardan izleyebildik malesef. Ama O'nu izleyenler öyle güzel betimlediler ki her çalımı, her pası, her golü gözlerimde canlandı hep. Öyle bir insan ki, en büyük rakibi Galatasaray'ın kalecisi Turgay Şeren kendisinden ve oyunculuğundan hep iyi bahsediyor. Öyle bir Fenerbahçeli ki röportajlarında Fenerbahçe'den bahsederken hep sesi titriyor, gözlerinin içi gülüyor. O'nu sevmemek mümkün müdür?

Kendisine "pis rum, gavur" diyenlere inat Türk milli takım formasını giymiş, Yunanistan milli takımının para karşılığı teklifini reddetmiş, bir Yunanistan maçında iki gol atmış ve bu olay bir Yunan gencinin kanına dokunarak intiharına yol açmış. Sonucu acı bir olay belki ama O'nu yabancı gören faşist duygularından sıyrılamayan insanlar için söylüyorum bu kısmı. He en verimli çağında futbolu bırakıp, dört sene diyarbakır'da askerlik yaptığını da belirtmek lazım tabi ki...

Fenerbahçe'yi takım olarak tutmaktan ziyade Fenerbahçeli olmak ve renklere aşkla bağlamak O'nun sayesinde oldu benim için. İşte bu yüzden çocukluk efsanelerim Ronaldo, Zidane, Cantona, Klinsmann, Bergkamp, Rıdvan, Okacha veya günümüz starları C.Ronaldo, Messi vesaireden çok daha büyük futbolcu. Bu yüzden o vefat ettiğinde sanki uzaktaki bir akrabam ölmüş gibi bir şok geçirdim ve gözlerim doldu. O'nu hiç tanımasam da, O'nu hiç izlemesem de...

"Ver Lefter'e, yaz deftere..."

Kamera ve 2011

Geçtiğimiz senenin, geç kalan bir analizidir.

Okuldan mezun olduktan sonra, uzun süre evde pineklemiş ve saçma sapan işlerde çalışmış biri olan ben sonunda bir arkadaşım vasıtasıyla bağlantı kurup sektöre üç sene aradan sonra giriş yapmıştım. Kamera asistanı olarak. 2011'in başında gerçekleşen bu olay ile zaten bütün bir yılı çalışarak geçirdiğimden yılın analizini iş mevzuları üzerinden yapmak zorunda kalıyorum.

Günde 12 saat uyumaya alıştırdığım bedenimi, günde 16 saat çalışmaya programlamak zor geldi başta. İşe sıfırdan başlayınca bir sürü şefim oldu. Şirketteki şefler, setteki şefler olarak iki ana başlıkta toplayacağımız bu şefleri daha da açmak gerekirse bir sürü alt başlıkla karşılaşıyoruz. Bu sebepten işin derinine inmiyorum.

Sürekli dinamik bir iş. Devamlı hareketlilik söz konusu. İş yeri diye çalışmaya gittiğiniz yer her gün farklılık gösteriyor. Ekipte değişiklik oluyor veya siz başka bir yere gidiyorsunuz. Dolayısıyla bir anda çalışmaya başladığınız adamlar da değişiyor. Yani diyeceğim o ki herhangi bir alışkanlık, bir ritüel yaratacağınız bir iş değil. Daima değişken, daima hareketli. Alışma ve bağlanma duygunuz yavaş yavaş kayboluyor yani.

                                  
Hatay-ST. Simon'da...



Garip beklentiler söz konusu. Mesela sette 19. saate girdikten sonra sizden herhangi bir işi koşarak, coşarak, zıplayarak, hoplayarak yapılmanız isteniyor. Başta bu durumu garipseseniz de bir süre sonra gece saat 04.00 sularında elinizde bir case ile koşar halde buluyorsunuz kendinizi. Mekanlara, insanlara ve huylara alışkanlık söz konusu değil belki ama işe ve komutlara her daim alışkansınız.

Bir süre sonra insanları tanıyorsunuz. Herkesin bir oyun halinde olduğunu, herkesin birbirinin arkasından iş çevirdiğini, ayağını kaydırmaya çalıştığını ve herkesin yalakalık yaptığını, birbirini pohpohladığına şahit oluyorsunuz. Utanıyorsunuz, tiksiniyorsunuz. Sonra alışıp bu duruma gülmeye başlıyorsunuz. Hatta bazen siz de bu oyuna katılıyorsunuz. Bazen mecburi, bazen isteyerek...

Nerelere geldim ben ya!? Sanki Yeşilçam'da 40. yılım bir kitap yazıp içimi döküyorum... Alt tarafı geyik yapacaktım konu nerelere geldi. Neyse velhasılıkelam geçtiğimiz seneyi komple çalışarak, koşturarak, omuzdan kamera alarak, lens değişerek, polarize takarak, kablo çekerek, sinirle, stresle ama bir o kadar da eğlenerek ve sevdiğim işi yaparak geçirmiş bulunmaktayım. Bakalım ilerleyen yıllar sektörde ve vakit kalmayan özel hayatımda neler getirecek bana. Hep birlikte göreceğiz...

13 Aralık 2011 Salı

Elizabeth Bathory’nin Oğlu Kimdi?

Kanlı Kontes, Elizabeth Bathory’i tanımayanınız yoktur. Belki de vardır, ne belli? Neyse, daha önce başka bir arkadaşımızın seri katil incelemesinde de bahsettiği Bathory, “Kanlı Kontes” adıyla nam salmış, tarihteki ilk seri katil olarak bilinen ruh hastası bir abladır. Kendisinin en büyük korkusu yaşlanmak ve güzelliğini kaybetmek olduğundan, bunu önlemek için bakire kızların kanıyla yıkanmaktadır. Yani en azından işe yarayacağına inanmıştır.


Elizabeth 1600 yılında, kırk yaşındayken ilk cinayetini gerçekleştirmiş, sonrasında da devamını getirmiştir. Bathory genç kızların kanıyla günden güne gençleşiyor, kırışık ve selülitlerden kurtuluyor, güzelliğine güzelliklik katıyordu. Kırk yaşındaydı ama tüm Macar soyluları peşindeydi. Ama O, daha fazlasını istiyordu…


Çocukluğundan beri, Osmanlı ona ürkütücü ama çekici gelmişti. Hani bir şeyden korkarsınız ama ilgi duyarsınız ya, onun gibi bir şey. Bir gün Bathory, elçisini yanına çağırarak, “Osmanlı hanedanı, ‘Ahmed the I’ ile görüşmek istediğim bir konu var, mümkünse bir akşam kendisi ile başbaşa bir yemek yemek isterdim.” der. Elçi Osmanlı Devleti’nin yolunu tutar, Osmanlı Padişahı I. Ahmet’e Bathory’nin bu teklifini sunar. Padişahımız, hünkarlımız, I. Ahmet Bathory’nin güzelliğini ve seksapelitesinin namını duyduğundan bu teklifi kabul eder.


Sene 1604. Aylardan ocak. Yer Topkapı Sarayı. Bathory ve Ahmet yemeklerini yedikten sonra Gülhane Parkı’nda gezintiye çıkarlar. Ufak gezinti sırasında Ahmet, Elizabeth’ten ilk öpücüğünü alır, Elizabeth göz kırpar, ve kafasıyla sarayı işaret eder. Aşk dolu bir gecenin sinyalleridir bunlar… Ateşli bir sevişme gerçekleşir. Ahmet kendisinden tam otuz yaş büyük Bathory’nin güzelliği ve gençliği karşısında çok şaşırmıştır.


Daha sonra Elizabeth, yurduna dönmüştür. Ahmet’le irtibatı kesmemiş, sürekli kontak halde kalmıştır. Bir gün Elizabeth, yine bir bakireyi kesmiş, kanını küvete doldururken, midesi bulanır aniden. Ve gider kusar… Birden aklına, geçen gece canının çektiği avakado gelir. Üstelik avakado daha keşfedilmemiştir bile. Parçalar yerine oturur. Elizabeth hamiledir! Hemen Ahmet’e haber salar. Ahmet de aşık olduğu Elizabeth’in hamileliğine çok sevinir. Onu hemen saraya aldırtır.


Sarayda geçen süre Elizabeth için çok zordur. Kan dökme arzusuyla yanıp tutuşan Elizabeth, bir gün dayanamaz ve hareme getirilen yeni hatun adaylarından ikisini kesip, kanlarıyla banyo yapar. Ahmet bunu duyar ama sebebinin kıskançlık olduğunu düşünerek olayı ciddiye almaz. Daha sonra tekrarı gelince, aşkına rağmen Elizabeth’i doğumundan sonra ülkesine yollamaya karar verir. 1604 yılının, 3 Kasım’ında şirin mi şirin nurtopu gibi bir çocuk gelir dünyaya. Adı da Osman olur bu çocuğun… İleride Genç Osman olarak tanıyacağımız padişah.


Doğumdan sonra, Elizabeth tekrar sağlığına kavunca, Sultan Ahmet onu yanına çağırır, Elizabeth hiç beklemediği bir şekilde karşılanır. Ahmet ona yaptığı psikopatlıkları söyler ve onu Osmanlı Hanedanlığı’ndan kovar.


Elizabeth gözleri yaşlı Macaristan’a döner. Oğlundan ayrı kaldığına mı üzülsün, kovulduğuna mı üzülsün yoksa bir erkek tarafından baştan savılan bir kadın durumuna düştüğüne mi? Doğum zamanı kaybettiği gençliği, güzelliği geri kazanmak adına öldürmeye devam eder Elizabeth. Öldürür, öldürür, öldürür… Banyo sayısını günde üçe çıkardığı yetmiyormuş gibi, bakire kızları bir kafese kapatıp, onlara işkence yapıp, akan kanları ile duş bile almış, olayı abartmıştır. En sonunda bir gün yaptıkları ayyuka çıkar. Memlekette genç kız kalmayınca halk tepki gösterir. Akıl hastası olduğu iddiasıyla zindana kapatılır. Ve dört yıl sonra, 1614’te zindanda ölü olarak bulunur.

          (Bathory ve Osman’a yakından bakış. Ana-oğul ne kadar da benziyorlar değil mi?)

Peki ya Genç Osman? Evet sakalsız/bıyıksız olarak karşımıza çıkan tek padişah olmasının ve lakabının genç olmasının tek sebebi erken yaşta tahta çıkması değildir. Onun yaşında tahta çıkmış padişahlar da olmuştur geçmişte. Osman’ın genç görünümü, çok yakışıklı (adeta erkek güzeli) olmasının sebebi de annesidir işte. Her ne kadar o annesini Mahfiruz Haseki Sultan olarak bilse de, bir döneme damgasını vurmuş, güzeller güzeli Elizabeth Bathory’nin oğludur O. Ve sonu da annesi gibi hazin bir şekilde olmuş, yüzleri gibi kaderleri de benzemiştir.

“Eski Dostlar” Bölüm: 2

Unutulmuş birer birer,
Eski dostlar, eski dostlar,
Ne bir selam, ne bir haber,
Eski dostlar, eski dostlar…

Unutulmaz şarkı. Her dönem klişelerin soundtracki olmuş bir beste. Aynı zamanda bir grup adı.

“Hurşid Yenigün ve Eski Dostlar!”

Hatırladınız değil mi? Ne kadar korkunçtu. Eski aranjör, gölgede kalmış müzik adamı Hurşid abimizin son bir hareketle dönemin ünlü isimlerini ve “one hit wonder”larını bir araya topladığı grup. Bir yandan eski şarkıları yeniden seslendirirken, arada da sırayla çıkıp eski hit parçalarından kısa kupleler sunuyorlardı bize. Ve efsane parça eski dostları da söylemeyi ihmal etmemişlerdi. Ne de olsa projenin adı buydu. Güzin ile Baha, Esmeray, Banu, Kartal Kaan, Çiğdem Tunç, İskender Doğan, Semiha Yankı, Atilla Atasoy ve diğerleri…

Tarih tekerrürden ibarettir derler. Peki ileride de aynı sorunla karşılaşacak mıyız? Bence evet. Mesela yirmi sene sonra, yeni bir “Eski Dostlar” grubu…

Ekip başı bence Serdar Ortaç olmalı. Bu kaçınılmaz. Bakın görecekseniz, önümüzdeki on yıl içinde Serdar popülaritesini yavaşça kaybedecek. Üstüne kumarda sürekli kaybetmesi onu finansal açıdan da iyice çökertecek. Sonraki periyotta aklına bu fikir gelecek ve bu grubu kuracak. Peki sizce yanında kimler olacak!? Eski dostları veya rakipleri?

Listenin başında Kıraç’ı görüyorum. Yüzü sarkmış. Ama o komik saçlarını hala kesmemiş. Tam bir uzun saçlı kel olmuş. Bu yüzden kovboy şapkası ile gezmeye devam ediyor.

Sonra Soner Sarıkabadayı’yı görüyorum. “Buz” ve “Pas” isimli hitlerin ardından, “Yas” ve “Kas” isimli iki hit daha patlatmış ama sonraki dönemde gözden düşerek kaybolmuş. Sonra kendini grupta buluvermiş. Gözünün altındaki ben daha da büyümüş.

Bilin bakalım Soner’in yanında kim var? Demet Akalın. Serdar popülaritesini kaybedince doğal olarak onun şarkılarını söyleyen Demet de gözden düşmüş aradan geçen yıllarda. 9. eşi ile ayrıldıktan sonra bunalıma girmiş. Kilo almış bayağı.

Demet’in hemen yanıbaşında ise Ayna grubundan hatırladığımız Cemil var. Yine güneş gözlüğü gözünde. Saçları yok ama kaşları beyazlamış.

Aradan Alişan çıkıyor. Yine zıpır, yine espirili, yine çok sempatik.

Hemen orda Çelik Erişçi ve İzel’i görüyorum. Şimdiki Güzin-Baha ikilisi gibi, bir tek ercanları eksik abisi. İzelin sivilceler geçmemiş. Çelik ise uzun ve beyaz saçlara sahip. Koluna Atatürk’ün imzasını dövme yaptırmış.

Birden gözüme Bengü çarpıyor. Estetik ameliyatlar onu çok yıpratmış. Gerim gerim gerilmiş.

Yanında Soner Arıca var. Hala sarışın. Hala gülüyor.

Ve son olarak ekibin çikolata renkli ismi Pascal Nouma. Ne alaka demeyin! Daha önce bir Türk filminde bile gördüğümüz Pascal, aradan geçen seneler içinde Türkiye’ye yerleşmiş, “Süper Tombala” isimli programında ilerki senelerin Güner Ümit’i olmuş ama bir şekilde ihtişamlı günlerini kaybetmiş. Sesi güzel olmasa da gruba neş’e ve güç katmak için orada.

Bir gündüz kuşağı kadın programına çıkmışlar “eski dostlar” isimli şarkıyı söylüyorlar. Neş’e içinde alkış tutarak. Hazin bir görüntü bizim için. Bence hazırlıklı olun. Yirmi sene uzun bir süre değil!

28 Ekim 2011 Cuma

Anlaşılmayan Asimilasyonlarımız



Behzat Ç. : Seni Kalbime Gömdüm, filmini izlerken aklıma geldi. Red Kit, "neden Red Kit?" diye.

Karakterin orijinal adına baktığımızda "Lucky Luke" yani "Şanslı Luke" ismini görüyoruz. Ve bütün dünya da bu karakteri böyle tanıyor. Peki neden Türkiye'de Red Kit? Hikaye şöyle gelişmiş;

Lucky Luke, Türkiye'de Red Kit isminin verilmesinin hikâyesi şöyle; Ferdi Sayışman'ın, daha sonra isim babası olacağı Red Kit ile tanışması 1954-56 arasında rastlıyor. "O zaman Lucky Luke'un maceraları Fransız Spirou dergisinde çıkıyordu. Burada da yayınlamaya karar verince, Türkçe ne isim koyalım, diye düşünmeye başladık. Bir arkadaşın çıkarmak istediği Red Rider (Kızıl Sürücü) diye bir dergi vardı. Ben de Bil Kit diye başka bir derginin kopyasını yapıyordum. Red kısmını Red Rider'dan Kit kısmını da Bil Kit'ten aldık, Red Kit oldu."
(alıntı, wikipedi tr)

İyi de Şanslı Lük'ü madem Türkleştireceğiz, neden İngilizce bir isim buluyoruz? Madem isim Türkçe olmayacak, Türk vatandaşlığına geçmiş Nijeryalı futbolcu gibi neden ismini değiştirirsiniz? Gerçekten mantığını anlayamadığım bir hadise olarak yıllardır zihnimi bulandırmaya devam ediyor.

Çizgi romandan devam edelim. İkinci bombamız, "Kızılmaske"



Yine ismi değişen bir hayali kahraman. Ama burada en azından Türkçe bir isim bulunmuş. Buna da şükür. Gelelim işin saçma kısmına. İsmi "Phantom" yani "hayalet" olan, siyah maske takan ve mor kostüm giyen kahramanımıza neden "Kızıl Maske" gibi alakasız bir isim bulduğumuz. He Türkiye'de çıkan ilk sayılarda kapak resminde kostümün kırmızı olduğunu görüyoruz. Yani kızıl bir maskeyle alakası olmayan Fantom'cuğum mor nefreti yüzünden bu ismi almış.


(Tabi o zamanlar mor giyen erkek, böyle ibnem gibim, puşt gibim bir şey olarak görülüyordu diye düşünmekteyim. He kırmızı kostümle de gazoza ilaç atmış Nuri Alço görüntüsü yok değil.)

E tabi başarılı çalışmalarımız da yok değil bu konuda. Mesela "Temel Reis". "Denizci Popeye" bildiğimiz karadenizli olmuş bu isimle, keza diğer karakterler de Türkçe birer isim almış, "Kabasakal, Safinaz" gibi. Ama burdaki çeviriler hiç rahatsız edici olmamıştır kendi adıma. Bir kez daha tebrik ettim çevirmeni. :*


Bir de son yıllardaki çizgi roman-film uyarlamalarında da şahane çeviriler görmekteyiz. Wolverine gibi karizmatik bir karaktere nasıl "Sansar" dersiniz arkadaş. Birebir bi çeviri düşünsek wolverine sansar değil bi kere. Dağ porsuğu. Burada öyle bir hayvan yok diye kendisine en yakın sansarı gören arkadaşa National Geographic'ten belgesel seti hediye etmeyi düşünüyorum, blogdan biriken parayla.

Her neyse, bu çeviri muhabbetinin üstüne şöyle bir caps yollayayım da bu da benden olsun;


(bir de yakında film çevirileriyle ilgili bi şey yazacam bu da ona "coming soon" capsi olsun.)

17 Temmuz 2011 Pazar

Nerede Kalmıştık?

Eskiden yazmayı severdim. Gerçi hala severim, geçmiş zaman eki kullanmaya gerek yok ya neyse. Binlerce kişinin takip ettiği mükemmel bir kalem değilim tabi ki. Yazdıklarımı belki on, belki yirmi kişi takip ediyordur ki bunun bir önemi yok. Hoşuma gider, rahatlatır beni yazmak. Bir çeşit terapi gibi belki.

Sonra öyle bir yoğun çalışma temposuna girdim ki. Değil yazı yazmak, kendime vakit ayırmak yeri geldi mi uyumaya bile vaktim kalmadı. Uzaklaştım mecburen blog sayfamdan.

Bir onbeş gündür rahatım. Sayfayı açıyorum, bir şeyler yazmak istiyorum ama olmuyor. Paslanıyor insan. İstek olsa da güç olmuyor insan da. Ya da aklına bir şey gelmiyor diyelim.

Bugünlerde daha sık bakacağım buraya. Belki aklıma kendimce güzel bir şeyler gelir, yine yazar, içimi döker, rahatlatırım kendimi.

12 Temmuz 2011 Salı

23 Yaş




Kusura bakma. Hakkında yorum yapmak için iki ay geciktim. Ama malum yoğunluk, biliyorsun.

Sanırım uzun süre sonra başıma bela açmayan sendin. Daha da büyüdüm, daha da olgunlaştım seninleyken. Sonunda hep yakındığım şanssızlıkları, uğursuzlukları bir nebze yıktım. Yıllardır yapmak istediğim bir tatili yaptım, üstüne yıllardır yapmak istediğim işte çalışmaya başladım. Zaten o işin yarattığı vakitsizlikler yüzünden bu ritüeli gerçekleştiremedim ya, neyse. Yine bu yoğunluk yüzünden görüşemediğim arkadaşlar, vakit ayıramadığım birçok şey oldu. Hatta kendime bile vakit ayıramadığım vakitler oldu. Neyse ki şu an bir nebze rahatım.

Umarım şu an bana eşlik eden senden de çok uğurlu gelir bana. Ama nankörlük yapmıyorum. Çünkü sen de gayet iyi bir yıldın.

Güle güle.