2008 senesinde başladım buna. Süper oluyor.Hatırlıyorum işsiz dönemlerimden biriydi yine. Okul devam ediyordu. Sadece sınav zamanları tutuyordum Edirne yolunu. Onun harici neredeyse tüm zamanım evde geçiyordu. Günde sekiz öğün yemek yiyor, cips ve çikolata gibi abur-cuburları da bu öğünlerden artakalan zamanlarda götürüyordum. Tabi günün üçte ikisi bilgisayar başında geçiyordu. Kısacası asosyal bir idiot olma yolunda büyük adımlar katetmiştim.Sonra Mola ile tanıştım. Şu an adını vermek istemediğim, bizim üniversiteden mezun 45 yaş üstü bir arkadaşın da kurucuları arasında bulunduğu tiyatro grubu. Üniversitedeyken tanıştığım ve bayağı sevdiğim bu kültürel uğraşa burada da devam etmek ara sıra aklımın ucundan geçen bir fikirdi. "Sen de gel lan" deyince, "Aeaeaea tabii!" şeklinde bir tepki verdim. Neyse, gruba geldim. Genelde ilk girdiğim ortamlarda her daim önyargılı olan ben, ilk kez bir ortama, ilk girişimde sanki oraya aitmişim gibi hissettim kendimi. Kısa sürede kaynaştım burdaki arkadaşlarımla. Bunda en büyük etken, hemen hemen hepimizin aynı üniversitede okumuş olması, aynı yerlerde öğrencilik hayatı geçirmesi ve aynı sahnede tiyatroya adım atmamızdı tabi ki. Sonra pazar günleri hayata mola vermek amacıyla çalışmalara başladık. Artık kirli çamaşır kokan ve yaşamsal ihtiyaçlar haricinde çıkmadığım odamdan dışarı çıkıyordum, hem de çok güzel bir vesile ile.Bir başladık, pir başladık. Geride iki sene ile birlikte iki de oyun bıraktık. Üçüncü senemizde, üçüncü oyunla seyirci karşısına çıktık bu sezon. Ve yine ilk gün yaşadığımız heyecan ve enerji ile. Şimdi buraya kadar okuduysanız, bu seneki oyunu da merak etmişsinizdir. Hemen gidereyim merakınızı. Turgut Özakman'ın klasikleşmiş eserlerinden biri olan, "Resimli Osmanlı Tarihi" isimli oyuna hazırlandık bu sene. Bizce güzel oldu. Ama tabii karar büyük Türk Halkının. Yani sizin. Yani diyorum ki; gelin siz de izleyin. Biz pazarları hayatın stresine, derdine, problemlerine iki saat de olsa mola veriyoruz. Gelin siz de bizimle hayata mola verin. Her pazar bekleriz efenim, aile salonumuz mevcuttur;www.tiyatromola.com
Evvel zaman içinde, ben daha ortaokuldayken, sarı saçlı bir rapçi vardı. Adı da Eminem. O dönemin birçok ergeni gibi ben de kendisine sarmış, bir anda fanı olmuş, 90'lık boş kasete albümlerini çekmiş, evde teypte olsun, dışarda walkman'de olsun sürekli kendisini dinlemişim. Sonra bu adam bu ergeni etkilemeye başlamış. Mesela müzik konusunda. Birdenbire Eminem'in kıl olduğu müzisyenlerden nefret etmeye başlamışım. P. Diddy, Moby, Fred Durst, N'sync gibi... Gerçi bu noktada Moby haricinde çok kötü yaptığımı söyleyemeyeceğim. Ancak bu herif sebepsiz yere, bir kişiye daha önyargılı yaklaşmama neden olmuş. Kral, Elvis Presley...
2001-2002 belki de 2003 hatırlamıyorum tam, "A Little Less Conversation" isimli parçanın bir remix ile yeniden patlaması sonucu bir elvis parçası bayağı hoşuma gitmişti. Bir de önceden bildiğim "Tutti Furitti" vardı. Kendisine karşı olan önyargım kalkmıştı belki ama yine de oturup, şarkılarını araştırıp, kendisini dinleme ihtiyacı duymamıştım. Zira o sıra RHCP, Nirvana, Linkin Park ve Korn gibi gruplar ile rock müziğin içine girmekle uğraşıyordum.
Sonra sonra, günümüzün müziği konusunda biraz bir şeyler kapınca eskiye dönme ihtiyacı duydum. 60-70'lerin saykodelik müziği olsun, 70'lerin punk hareketi olsun, 70-80'lerdeki metal akımı değişimleri olsun, hepsini büyük bir açlıkla bulup dinlemeye başladım. Gördüm ki bunlar, şimdi dinlediğimiz rock ve metal müziğin temellerini oluşturmuş, adeta bir temel görevi görmüştü. Peki ama bu grupları, bu müzisyenleri etkiyelen isim kimdi?
Kral Elvis... Kendisi ile gerçek tanışmam üniversite döneminde oldu. "Oldies But Goldies" partilerinin küçük versiyonlarının yapıldığı, Edirne'deki (şu an kapanan) bir barda, müziğinin ne kadar etkileyici olduğunu gördüm. Sonra yavaş yavaş dinlemeye başladım vs. Gördüm ki rock & roll'un şekillendirilmesinde bir cam ustası gibi çalışmış, sayısız müzisyeni etkilemiş, birçok türün ortaya çıkmasında önemli rol oynamış büyük bir isim. Kendisine ayılıp, bayılan, öldükten sonra da kafayı yiyen milyonlarca fanını söylemiyorum bile. Rolling Stones, The Beatles, Black Sabbath, Michael Jackson etkilediği büyük isimlerden birkaçı sadece. Ki bu ve benzeri grupların müzik dünyasında yarattığı etkiler, tetiklediği hareketler ve yaptıkları işler muazzam büyüklükteyken, Kral'ı tartışmak, kendisine bok atmak, müziğine laf söylemek büyük bir denyoluk, büyük bir mallıktır. Değil mi Marshall'cığım?
Her neyse, bunları yazmamın sebebi ne, nerden esti de gaza geldim? Üç gün önce, bilgisayardaki Elvis klasörüne girmem, akabinde "Blue Suede Shoes" isimli şarkıyı dinlemekten kendimi alamamamdan kaynaklanıyor. Şarkıyla sanki üç gün önce ilk defa tanışmışım gibi etkiledi beni. Gerçekten de salladı ve yuvarladı. Neyse yakın zamanda bu Elvis gazı da geçer, normal ölçülerde, abartmadan dinlemeye devam ederim kendisini. Değ mi Gralcım?
Daniel Gonzalez Güiza.
Bu tarz msn anketleri var ya. "Hangi dizi karakterisin, hangi renksin, hangi götsün..." tarzı. Bu soruya denk geldim geçenlerde. Testi çözmeden yanıtım belliydi. Kirli sakallarıyla, Emrah kaşlarıyla, cenabetliğiyle, kaçırdığı fırsatlar ile, ağlayan gözleri ile Güiza...
Bir kere ikimize karşı da büyük beklenti vardı olayın en başında. O Fenerbahçe'ye geldiğinde, ben ise üniversiteyi bitirdiğimde... O Fenerbahçe'de top koşturmaya başladı, ben de iş hayatında tabi. İkimiz de baştaki beklentiyi boşa çıkardık, Evin Ana'nın çorbasından içmemize rağmen golleri dizemedik.
İkimiz de çok fırsat kaçırdık. Şimdi düşünüyorum ne güzel yerlerde çalışma fırsatı geçmiş elime ama ben o kırılası elin tersi ile itmişim bu fırsatları. Tıpki Güiza gibi di mi? Alex de ona, yemek hazırlamış bir annenin, çocuğuna "aç oğlusu, aç bakayım ağzını, uuuuu..." nidaları arasında kaşıkla yedirdiği mamalar gibi paslar yolluyor. Sonuç; çocuk mamayı iter, mama yere düşer.
İkimiz de şanssızız. Yani o adam o kadar kazma olamaz abicim. Şans faktörü de önemli burda. Kendisiyle aynı frekansta yaşadığımdan tahmin edebiliyorum. Tam şut çekerken ayağı takılıyor, yanındaki dengesini bozuyor, ne bileyim bi şeyler oluyor ve gol olmuyor. Ben de öyleyim mesela, tam çocuğu koydum dediğim sırada, son anda bir şanssızlık ile kafamı kale direklerine vuruyorum. (Burada not düşmeli; boy abdesti bu kalıcı şanssızlığın önüne geçemiyor malesef.)
İkimizde de arabesk ruh var. emrah kaşları, kafayı direklere vurmalar, duygulanınca gözlerin dolması, sevinince ayarsız çoşmak... Bu gibi konularda da çok benziyoruz birbirimize.
Durumların kötüye gitmesi. Kendi okuduğum bölümün sektöründe başarılı olamamış, farklı alanlar denemiş onlarda da başaralı olamamış en sonunda alakasız bir işte çalışır buldum kendimi. Güiza şu an Fenerbahçe'de ama durum değişecek. Önce İspanya'ya gidecek, bir sezon sonra dandik bir Avrupa takımına transfer olacak. Ve iddia ediyorum! Bir gün Türkiye'ye dönecek. Orta sıralarda kalmaya oynayan bir takımda oynayacak. Alakasız bir yerde top koşturacak. Beklentilerin çok altında bir yerde olacak. Tıpkı ben gibi.
O sebepten, çok kızsam da, küfür etsem de, eleştirsem de ben bu adamı yine de seviyorum. Zira kendisi ile benzer bir ruha, benzer bir şanssızlık ayarına sahibiz.
Başta her şey 90'ların Gani Müjde, Kandemir Konduk ya da Levent Kırca tarzı bir kelime oyunundan ibaretti. Sonra durumun ciddi olduğu kanaatine vardım. Evet Duygu sömürüsü büyük bir tehdit. Peki nedir bu tehdit?
Duygu sömürüsü sanıldığının aksine, İstiklal Caddesi'nde bir yandan ders çalışıp bir yandan selpak satan çocukta değil. Duygu sömürüsü, Dünya üzerindeki tüm Duygu'ları bitirmek üzerine ayarlanmış bir proje.
Evet, emperyalist devletlerin bir planı bu. Dünya üzerinde en çok Duygu'nun bulunduğu Türkiye'den başlayacaklar işe. Amerika, İngiltere, Fransa ilk harekete geçecek isimler. Donanması ile de Portekiz ve İspanya da büyük tehdit unsuru. Tabi ki Almanya'yı da unutmayalım.
Tüm Duygu'ları toplayacaklar. Onları konteynırlara doldurup yük gemileri ile okyanustan geçirecekler. Ülkelerine getirecek. Günlüğü 1 dolardan çalışacak tüm Duygu'lar. Yemek, bulaşık, ütü, çocuk bakma... Tüm işlerde Duygu'lar kullanılacak! Başlarındaki sorumlular, Duygu'lar son nefesini verene kadar onları çalıştıracak. Ölen Duygu'lar, kazan dairelerinde yanıp, elektirik ve ısı olarak geri dönecek.
Peki Türkiye'deki Duygu'lar ne kadar ki, bu derece sömürülecekler? En çok kullanılan 74. isim. Araştırmalar 171.000'e yakın Duygu olduğunu ve bunlarının çoğunun (%58) bira ve çöp ile beslenen rocker kızlar olduğunu tespit etmiş. %38'i ev hanımı, %24'ü çocuklu, %46'sı 90 kilonun üstünde.
İşte bu potansiyelden yola çıkan emperyalist devletler de "Duygu Sömürüsü" deyiminin gazıyla "neden olmasın?" demişler. Çalışmaları devam etmekte. Zor günler Duygu'ları bekliyor...
Kaynak: New York City Police Department / çay ocağı sorumlusu; Muharrem Kamiloğlu.
Hepimizin içinde var gençler. Kasmanın alemi yok.
"Abi benceğ Orhan Gencebay blues'un günümüzdeki yansıması" tarzı sikimtrak entel söylemlerine girmeyeceğim, merak etmeyin. Bahsettiğim arabesk, son yıllarda moda olan "rock grubunun coverladığı arabesk parça" tribi de değil. Bildiğimiz arabesk. Müslüm, İbo, Ferdi, Orhan, Hakan, Emrah, Bergen, Güllü, Cansever... Damar kavramını köküne kadar yaşatan şarkıları. Yıllarca "bu ne amına koyayım, konfeksiyon mu burası" dedik, çalan yerlerde. Şimdi bayıla, bayıla dinliyoruz biraz "soft" hallerini, yeni grupların yorumlarıyla. Ama bu ilk adım oluyor. Eğer ki ortamınızda (okul, iş yeri vs...) dinleniyorsa bu müzik, bir gün bir bakıyorsunuz "kanka Müslüm'den topraktan bedene açsana" deyiveriyorsunuz. Mp3 playerınıza çaktırmadan birkaç şarkı atıyorsunuz. Derken Cansever'den "duman oldum" çalarken, kaşlarınız büzülmüş, şarkıya ciğerden gelen bir tonla eşlik ederken buluyorsunuz kendinizi. Parasal kaygılar, kötü giden hayat, sıkıntılar, kahpe kaderin oyunları, eskiden bu müzikten nefret etseniz bile, sizi ona yaklaştırıyor. Yadırgamıyorsunuz.
Herkesin içinde bir yerde var arabesk. Ama az, ama çok. Bulmak için ise, kıvılcımı çıkartacak bir olay cereyan etmesi gerekiyor. Ki onu da bir gün mutlaka buluyorsunuz.
kimisine göre aptallık. kimisine göre haklı bir eylem. genellikle şartlar sizi buna iter. biraz köylü kurnazlığını da içinde barındırır.
aydınlanma şunun ile başlar;
-anne?
+efendim oğlum?
-evde çikolata falan yok mu?
+yok. ama mandalina var. şimdi onu ye, akşam baban getirir.
daha çocukluktan bu tribe girersiniz. sonrasında buna göre taktikler geliştirirsiniz. sanırım ilk olarak o gün adım atmıştım bu psikolojiye...
ilkokul alış-verişi yapılmış. çanta, önlük, defter, kitap falan. birçok çocuk gibi okula gitcem tribiyle çantayı falan sırtıma takmışım. otobüse bindik eve dönmek için.
-oğlum o çantayı çıkar sırtından da torbaya koyayım. şimdi öğrenci parası ister muavin.
+...
işte, annemin bu lafıyla, bir özel halk otobüsünde başlayan bu yolculuk, ileride tam bir canavar yaratacaktı... neyse, ortaokulda da devam eder bu trip.
-al sana 500.000.
+baba az bu ya?
-idare et oğlum.
her ne kadar 500.000 lira bu devirde üç daire bir de araba parası etse de, o yıllarda sadece bir sosisli ve meyve suyu alabiliyordunuz. ama ben napıyordum? bir süpermarketten kola alıp, çantaya zulalayıp, kantinden de sosisli ya da tost alarak karnımı doyuruyordum. bazen o parayı harcamıyor, internet kafede counter strike oynuyordum. hatta orta sonda euro 2000 çıkartma albümüne, daha fazla paket çıkartma alabilmek adına evden kaşarlı ekmek götürüp, yemek parasını kenara ayırdığım da çok oldu.
lisede de durum pek değişmedi. arkadaşlarla dışarı gezmelerine ya da beğenilen bir şeye para ayırmak için okulda aç kalmalar, iddialar, talih oyunları, ufak çaplı alım-satımlar (oyun, malum tarzda filmler, kullanmadığım hediyeler...) ile yolumuzu buluyorduk. tabi ergenliğin çoşması ile istekler de artıyor. saç jölesi, parfüm, müzik dergileri, imaj değişikliğinin aldırdığı kıyafetler falan... bayram harçlıkları çarçur edilmez, ayakkabı, kot pantolon falan alınırdı.
üniversitedeyken seviye daha da artıyor. içkiye, gezmeye, eften püften şeylere bok gibi para giderken, yeri gelince "amaan orda yemeyelim orası çok pahalı" diyorsunuz. allah'tan devlet üniversitesinde okuyan birçok öğrenci, normalde bu hesapların insanı olmasa da üniversite yıllarında yokluktan bu tribe giriyor. çok göze batmıyorsunuz.
sonra işsizlik kısmı var. işte burada ibreyi sona vurduruyorsunuz. "okul bitti, çalışsın" mantığı ile evden aldığınız para azalıyor. asosyal hayata da bu noktada adım atıyorsunuz.
-kanka gelsene taksimdeyiz.
+yok be abi, canım sıkkın bugün. evde takılacam.
-lan gel...
+eyvallah abi. başka zaman.
akbil 6. duyu organınız oluyor. dolmuş, minibüs gibi araçlara binmek size acayip mantıksız geliyor. bir hatta otobüs varsa, minibüse binilir mi lan? hele taksiden bahsetmiyorum bile. gecenin bir vakti otobüs bittiğinde, gerekirse yarım saat yürüyorsunuz. ama o taksiye binmiyorsunuz! bir yere gidildi mi cepte para yoksa "mmm bugün de hiç içesim yok. ama neyse yalnız bırakmayayım sizi de bir 33'lük içeyim" diyerek yolunuzu yapıyor, biranın ilk yarısını normal seyirde, kalan yarısını, 15 dk'lık zaman dilimleri içerisinde içiyor ve hemen bitirmiyorsunuz. dışarıda yemek yemiyorsunuz tabi ki. ancak çok acıktığınızda yanınızdaki kişiye "şurada çok şirin bir lokanta biliyorum. çok çeşit yemek var. fiyatları da fena değil" diyerek onu esnaf lokantasına götürüyorsunuz.
-nasıl kanka? güzel di mi yemek?
+hacı eşşek eti mi lan bu, 1 liraya köfte mi olur mk?
-ne eşşeği olm? hiçbir şey olmaz. o kadar insan yiyor bak. eheheh.
+(içinden) kodumun mezarcısı...
evet, umut sarıkaya karikatüründe güldüğünüz adam oluyorsunuz.
uçan kuşa borcunuzun olduğu bu dönemde, bir borcu, başka borçla kapayamayacağınız gerçeğini de öğreniyorsunuz.
sonra işe giriyorsunuz. çıkıyorsunuz. giriyorsunuz. çıkıyorsunuz... derken bir işte bir süre devam ediyorsunuz. işte orada rüyadan uyanıyorsunuz. artık cebinizde para var. her istediğinizi yapamasanız da kendi ilgi alanlarınızda birçok şeyi yapabilirsiniz. bu noktada hayata karşı büyük bir bocalama dönemi oluyor. küçük hesapların adamı olmanıza gerek yok artık!? yani artık 25 kuruşluk kahveye, 5 lira verebilirsiniz. artık zamanın paradan önemli olduğunu kavradığınızdan yeri geldi mi dolmuş gibi araçlara binebilirsiniz. artık "pakedi 75 kuruş mk. her gün evde çıkan şey" diye dışarıda yemediğiniz o soslu makarnaları mideye indirebilirsiniz. beğendiniz bir şeyi almak için sezon sonu dönemini beklemenize gerek yok. cafelerde çayı ince belli yerine kupada, barlarda bira yerine farklı içecekleri içebilirsiniz. artık sevgiliniz için, "çiçeğe vereceğim para yerine işine yarayacak bi hediye alayım" demenize gerek yok. çiçeğe bile para verebilirsiniz.
her ne kadar geçmişten kalan alışkanlıkların getirisi olarak, yukarıdakilerin bazıları sizi arada rahatsız etse de, küçük hesapların adamı olmaktan yavaşça uzaklaşıyorsunuz.
yine de bunun güzel bir getirisi oluyor bünyede. her şart altında geçinebilmek, hayatta kalabilmek sizin uzmanlık alanınız oluyor. bir gün, yeniden, cebinizden kelebekler çıktığında, neler yapmanız gerektiğini biliyorsunuz.
Berk istasyona çok yaklaşmıştır. çantası sırtında, gözü yolda, bir an önce trenin yanaşmasını beklemektedir.
Samet ise garda beklemektedir. Ağzında sigara hafiften yağan karın altında, paltosunun yakalarını kaldırmış treni gözlemektedir.
Derken Başkent Ekspresi gelir! Yavaşlar ve durur.
Berk iner trenden. Samet'i görmüştür. Biraz uzaktan, ona doğru bakmaktadır. Birbirlerine doğru yürürler.
-Vaaay dostum nasılsın? Hoşgeldin!
+Hoşbulduk Samet. Sen nasılsın abi?
-Ne olsun ya? Aç mısın?
+Biraz.
-Gel eve gidelim. Kız arkadaşım da bende. Bir şeyler yeriz beraber.
+Eyvallah.
Samet uzun süredir kurguladığı büyük dram anına çok yakındır. Paltosunun cebine soktuğu elleri titriyordur heyecandan. Heyecanını bastırmak için konuşmaya devam eder. Bir yandan yürüyorlardır da...
-Eeee şimdi ne yapalım?
+Hele bir yarın olsun da abi. Sabah ararım diyorum. Bilmiyorum belki ağzını ararım olduğu yeri öğrenir oraya giderim. Sen ne diyorsun?
-Yarın olsun da, bakarız abi. Şimdi bir güzel dinlenirsin.
+Eyvallah abi, sağ olasın.
-Bu arada eve yaklaştık. Şu sokaktan giriyoruz abi.
Apartmandan içeri girerler. Asansöre binerler. Berk ne kadar sakinse, Samet o kadar heyecanlıdır. Çıkmaları gereken 3 kat daha kalmıştır. O 3 kat sanki dakikalar alıyormuş gibi gelir Samet'e. Bir an önce uzun süredir beklediği o anı yaşamayı, o anı izlemeyi bekliyordur.
Asansör durur. Samet kapıyı açar. Anahtarı cebinde olmasına rağmen, kapıyı çalar. Kapıyı İlayda'nın açmasını ve beklenmeyen bir karşılaşmanın yaşandığı o anı bekliyordur. "Geldiiiim" sesi gelir derinden. Berk gözleri yarı uykulu yere bakmaktadır. Samet sırıtmaya başlamıştır. İlayda kapının kolunu çeker.
-Merha... BERK!?
Berk'in gözleri bir anda fal taşı gibi açılır. Başından aşağı kaynar sular dökülmüştür. Bu ve benzeri bir çok atasözü ve deyimin açıkladığı anı yaşamaktadır. Hiç beklenmedik bir anda sert bir tokat yemiş gibidir. Samet'in ise gözlerindeki zevk, tatminkarlık doruğa ulaşmıştır. Hayatındaki en büyük orgazmı yaşamaktadır. Hem de giyinikken ve efor sarfetmiyorken. Derken Berk konuşur...
-Ne... Ne işin var senin burada?
Hala inanmak istemiyordur gerçeğe. İlayda yutkunur. Konuşamıyordur.
-Söylesene ne işin var burada? Cevap ver. Samet ne oluyor burada? İlayda'nın burada ne işi var?
+Sana dediğim kız arkadaşım-dı kendisi...
-Nasıl ya? Nasıl yaparsın bunu İlayda? Neden yaparsın ha?
Bir anda Samet'i içeri iter. Kapıyı kapatıp, boğazına yapışır. Gözleri dolmuş, sesi titriyordur.
-Biliyordun di mi orospu çocuğu? İlayda'nın benim olduğunu biliyordun di mi piç kurusu?
+Bilmez olur muyum göt. Bile bile, isteye isteye yaptım bunu. İstediğimi de çok çabuk aldım doğrusu.
(Berk Samet'in çenesine vurur.)
-Peki neden göt herif!? Neden?
+Haketmiştin bunu Berk. Hatırlıyor musun, dershane zamanında bir kız arkadaşım vardı. Burcu. Hatırladın mı onu?
-Evet. Ne olmuş ona?
+Senin yüzünden bitmişti o ilişki göt herif. O da burada biliyor musun? Şimdi onunla aynı evde yaşayacaktık. Birlikte ve koyun koyuna. Ama senin yüzünde...
-Ben ne yaptım be şerefsiz!?
+Çünkü sana aşık olmuştu. Bunu da bana söyledi biliyor musun? İki senemi verdiğim, bütün hayallerimin ve planlarımın başrolü beni terk etmişti. Senin için. Anladın mı şimdi göt? Ben de İlayda'yı buldum. Çok koştum peşinden ama sağ olsun yormadı beni. Aldı koynuna, yatağına... Devamını ister misin?
İlayda'nın donuk bakışları arasında, Berk on round sonra gaza gelip Ivan Drago'nun amına koyan Rocky gibi dövmüştür Samet'i. Samet her ne kadar ağzı, burnu kırılırken kahkahalara boğulsa da. Berk ağlamaktadır. Yere çökmüştür. İlayda konuşmaya çalışır ancak sesi çıkmıyordur.
-Neden İlayda? Neden yaptın bunu bana he? Neden?
+Sen uzaktayken, ruhlarımız da ayrılmış gibi geldi bir an Berk. O anda da Samet vardı yanımda. Bir an şeytana uydum. Sonra dönemedim bir daha. Ama kalbimi hiç ona vermedim. Kalbim hep seninleydi.
-Ya bir siktir git! Okuyorsun iki-üç saçma sapan kitap böyle Paris'te yaşayan entel ve özgür ruhlu şuh kadın triplerine giriyorsun uyuz oluyorum. İki gün elini tutmadık diye mi bunları yaptın bana? Yazıklar olsun. Sana başka hiçbir şey demiyorum.
+Üşüyorum Berk. Soğuyor her şey. Bu şehir, evim, okuduğum okul, kalbim... Zaman bile soğuyor Berk. Yavaşlıyor, işlemiyor sen yokken.
-İlayda sus artık. 18 yaşındasın. Girme artık yazar triplerine. Soğurmuş. Soğusun. Geber lan! Bana ne bu saatten sonra. Ah ben ne salağım, aaah! Hayatta başarılar İlayda. Sana yakışan bir noktadasın şu an. Çok uzaklaşma.
Der ve çıkar o evden Berk. Aşağıya iner. Eskişehir'de, gecenin kör bir vakti, boş bir sokakta yürüyordur. Lapa lapa kar taneleri de eşlik etmektedir ona. Nereye gideceğini, ne yapacağını bilmeden ilerliyordur yolda. Gözlerinden akan damlalar bile soğumuştur. Kalbi hariç tüm yaşamı donmuştur.
Bir gün tüm hayatının ısınacağı güne kadar, buzların eriyeceği güne kadar, her şey soğumuştur...
-----SON-----
Ceyyar Film

Çok klişe bir hikayenin farklı bir penceresinden bakış olacak bu yazı için, "zengin-fakir" ayrımının yaş tanımadığını girişte belirterek bir başka klişeye imza atayım. Neyse, mevzuya gelelim.
Sene 1996 gibi. İlkokul 4. sınıftayım. Bayağı kalabalık bir sınıf var. Farklı gelir ve kültür düzeyine sahip insanlarının çocuklarının karışık bir şekilde yer aldığı bir sınıf. Öğretmen çocuğu da var, kapıcı çocuğu da, mühendis çocuğu da... Sınıfta bir kız var. Adı Selvi. Çirkin bir kız çocuğu. Üstünde eski-püskü bir önlük. Saçını iplik ile bağlıyor. Ayakkabısı yırtık ve çamurlu. Derslerde başarısız. Kimsenin muhattap olmadığı birisi. Herkesin dalga geçtiği, arkasından "bitli, pis" gibi şeyler söylediği bir kız.
Bir de Melisa var. Zaten isimden bile nasıl biri olduğunu hayal etmişsinizdir. Güzel yüzlü, temiz pak önlüklü, marka kırtasiye gereçleri kullanan, süslü-püslü çantası olan, sınıfta herkesin sevdiği, derslerinde başarılı, o zamanın popülerlik şartları içersinde beraber takıldığı kız arkadaş grubuyla bayağı havalı bir çocuk.
Bir gün sınıftaki kavgaların artması ve yan yana olanların bayağı bir sohbet havasına bürünmesi üzerine, öğretmen yerleri değiştirmeye karar verir. Bir dizi değişiklik ardından yerinden memnun olmayanlar vardır. Kimler memnun değil sorar öğretmen. Bunlar arasında Selvi de vardır. Sıra ona geldiğinde "kiminle oturmak istiyorsun?" der öğretmen. Selvi gülümseyerek "Melisa" der. İşte o an gözümü Melisa'ya çevirdiğimde sanırım kadınlara ilk kez uyuz olduğum anı yaşamama neden olmuş bir hareketle karşılaşırım. Sanki yolda gördüğü bir at bokuna bakar gibi, kokusunu içine çekmiş gibi, tiksinerek bakar Selvi'ye. "Yok öğretmenim, ben onunla oturmam" deyiverir en şımarık haliyle. Onu kuvvetle muhtemel tanımıyordur. Büyük ihtimal hiç konuşmamıştır. Sadece adını bildiği ve tiksindiği bir kızdır. Selvi'nin yüzü düşer. Hayatında yaşadığı belki ilk kırgınlıktır bu. Ama son olmadığından bayağı bir eminim.
Her ne kadar "aman ya çocuklukta olur böyle şeyler" diyecek olanlar olsa da, tepkinin ne kadar da içten gelen ve bir 10 yıl sonra da benzer bir olay yaşansa tekerrür edebilecek bir sahne olduğunu görmek için, müneccim olmaya gerek olmadığını söyleyebilirim.
İşte böyle. "Fahişelik" insanın ruhunda bulunur malesef ve doğuştan gelir. Her yaşta dışa vurumu farklı olur. En önemlisi de Bakidir.