geyik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geyik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2013 Çarşamba

Ben Asistanken




Bugüne kadar her şefimden duyduğum o efsane cümle. "Ben asistanken..." Ne zaman bir hata yapsak, ne zaman yavaş kalsak duyduğumuz o cümle. Onlar da duymuştu zamanında ustalarından, biz de duyuyoruz. Ve muhtemelen, bir gün, bir yerlere gelirsem, ben de söyleyeceğim asistanlarıma. O yüzden onlara şimdiden bu şiiri yazıyorum. Adam olsunlar, bi çay kapıp gelsinler!

********************

Ben asistanken
Sizin kadar şanslı değildim,
Tek başıma bakardım her şeye,
Yoktu etrafımda kimseler,

Ben asistanken,
2575 O'Connor kafalar vardı,
Cartoni, Sachtler demir ayaklar,
Master Prime'lı Alexa'lar...

Ve yoktu yardım edenim,
D.I.T ayrılmazdı Mac'in başından,
Focus Puller, kaybolurdu ortadan,
Ve D.O.P. çay isterdi durmadan...

Ben asistanken,
Tek kameraya 20 case ile giderdim,
Sizin gibi kalabalık da değildim,
Ama hepinize de bedeldim.

Ben asistanken,
Koşardım; nete, klakete, aktarmaya, bnc'ye,
Bir yudum çay bile içemezdim,
Vaktim olmazdı sizin gibi haybeden.

Ben asistanken,
Yoktu paydosta beni eve bırakan,
Malzemeyi depoya yükledikten sonra,
Yatakhanelerde kalırdım her zaman.

Ben asistanken,
Mıymıy değildim sizin gibi,
Anında çözüm bulurdum her şeye,
Ustam benden istedi mi...

Ben asistanken,
Taksi parası alamazdım,
En fazla Metrobüs'e atardı kamera aracı,
Koltuklarda uyurdum sürekli.

Ben asistanken,
Alayınıza on basardım,
Her işten, her setten çağırılırdım,
İnanmazsanız ışık şefine sorun...

13 Aralık 2011 Salı

Elizabeth Bathory’nin Oğlu Kimdi?

Kanlı Kontes, Elizabeth Bathory’i tanımayanınız yoktur. Belki de vardır, ne belli? Neyse, Bathory “Kanlı Kontes” adıyla nam salmış, tarihteki ilk seri katil olarak bilinen ruh hastası bir abladır. Kendisinin en büyük korkusu yaşlanmak ve güzelliğini kaybetmek olduğundan, bunu önlemek için bakire kızların kanıyla yıkanmaktadır. Yani en azından işe yarayacağına inanmıştır.

Elizabeth 1600 yılında, kırk yaşındayken ilk cinayetini gerçekleştirmiş, sonrasında da devamını getirmiştir. Bathory genç kızların kanıyla günden güne gençleşiyor, kırışık ve selülitlerden kurtuluyor, güzelliğine güzelliklik katıyordu. Kırk yaşındaydı ama tüm Macar soyluları peşindeydi. Ama O, daha fazlasını istiyordu…

Çocukluğundan beri, Osmanlı ona ürkütücü ama çekici gelmişti. Hani bir şeyden korkarsınız ama ilgi duyarsınız ya, onun gibi bir şey. Bir gün Bathory, elçisini yanına çağırarak, “Osmanlı hanedanı, ‘Ahmed the I’ ile görüşmek istediğim bir konu var, mümkünse bir akşam kendisi ile başbaşa bir yemek yemek isterdim.” der. Elçi Osmanlı Devleti’nin yolunu tutar, Osmanlı Padişahı I. Ahmet’e Bathory’nin bu teklifini sunar. Padişahımız, hünkarlımız, I. Ahmet Bathory’nin güzelliğini ve seksapelitesinin namını duyduğundan bu teklifi kabul eder.

Sene 1604. Aylardan ocak. Yer Topkapı Sarayı. Bathory ve Ahmet yemeklerini yedikten sonra Gülhane Parkı’nda gezintiye çıkarlar. Ufak gezinti sırasında Ahmet, Elizabeth’ten ilk öpücüğünü alır, Elizabeth göz kırpar, ve kafasıyla sarayı işaret eder. Aşk dolu bir gecenin sinyalleridir bunlar… Ateşli bir sevişme gerçekleşir. Ahmet kendisinden tam otuz yaş büyük Bathory’nin güzelliği ve gençliği karşısında çok şaşırmıştır.

Daha sonra Elizabeth, yurduna dönmüştür. Ahmet’le irtibatı kesmemiş, sürekli kontak halde kalmıştır. Bir gün Elizabeth, yine bir bakireyi kesmiş, kanını küvete doldururken, midesi bulanır aniden. Ve gider kusar… Birden aklına, geçen gece canının çektiği avakado gelir. Üstelik avakado daha keşfedilmemiştir bile. Parçalar yerine oturur. Elizabeth hamiledir! Hemen Ahmet’e haber salar. Ahmet de aşık olduğu Elizabeth’in hamileliğine çok sevinir. Onu hemen saraya aldırtır.

Sarayda geçen süre Elizabeth için çok zordur. Kan dökme arzusuyla yanıp tutuşan Elizabeth, bir gün dayanamaz ve hareme getirilen yeni hatun adaylarından ikisini kesip, kanlarıyla banyo yapar. Ahmet bunu duyar ama sebebinin kıskançlık olduğunu düşünerek olayı ciddiye almaz. Daha sonra tekrarı gelince, aşkına rağmen Elizabeth’i doğumundan sonra ülkesine yollamaya karar verir. 1604 yılının, 3 Kasım’ında şirin mi şirin nurtopu gibi bir çocuk gelir dünyaya. Adı da Osman olur bu çocuğun… İleride Genç Osman olarak tanıyacağımız padişah.


Doğumdan sonra, Elizabeth tekrar sağlığına kavunca, Sultan Ahmet onu yanına çağırır, Elizabeth hiç beklemediği bir şekilde karşılanır. Ahmet ona yaptığı psikopatlıkları söyler ve onu Osmanlı Hanedanlığı’ndan kovar.

Elizabeth gözleri yaşlı Macaristan’a döner. Oğlundan ayrı kaldığına mı üzülsün, kovulduğuna mı üzülsün yoksa bir erkek tarafından baştan savılan bir kadın durumuna düştüğüne mi? Doğum zamanı kaybettiği gençliği, güzelliği geri kazanmak adına öldürmeye devam eder Elizabeth. Öldürür, öldürür, öldürür… Banyo sayısını günde üçe çıkardığı yetmiyormuş gibi, bakire kızları bir kafese kapatıp, onlara işkence yapıp, akan kanları ile duş bile almış, olayı abartmıştır. En sonunda bir gün yaptıkları ayyuka çıkar. Memlekette genç kız kalmayınca halk tepki gösterir. Akıl hastası olduğu iddiasıyla zindana kapatılır. Ve dört yıl sonra, 1614’te zindanda ölü olarak bulunur.

          (Bathory ve Osman’a yakından bakış. Ana-oğul ne kadar da benziyorlar değil mi?)

Peki ya Genç Osman? Evet sakalsız/bıyıksız olarak karşımıza çıkan tek padişah olmasının ve lakabının genç olmasının tek sebebi erken yaşta tahta çıkması değildir. Onun yaşında tahta çıkmış padişahlar da olmuştur geçmişte. Osman’ın genç görünümü, çok yakışıklı (adeta erkek güzeli) olmasının sebebi de annesidir işte. Her ne kadar o annesini Mahfiruz Haseki Sultan olarak bilse de, bir döneme damgasını vurmuş, güzeller güzeli Elizabeth Bathory’nin oğludur O. Ve sonu da annesi gibi hazin bir şekilde olmuş, yüzleri gibi kaderleri de benzemiştir.

“Eski Dostlar” Bölüm: 2

Unutulmuş birer birer,
Eski dostlar, eski dostlar,
Ne bir selam, ne bir haber,
Eski dostlar, eski dostlar…

Unutulmaz şarkı. Her dönem klişelerin soundtracki olmuş bir beste. Aynı zamanda bir grup adı.

“Hurşid Yenigün ve Eski Dostlar!”

Hatırladınız değil mi? Ne kadar korkunçtu. Eski aranjör, gölgede kalmış müzik adamı Hurşid abimizin son bir hareketle dönemin ünlü isimlerini ve “one hit wonder”larını bir araya topladığı grup. Bir yandan eski şarkıları yeniden seslendirirken, arada da sırayla çıkıp eski hit parçalarından kısa kupleler sunuyorlardı bize. Ve efsane parça eski dostları da söylemeyi ihmal etmemişlerdi. Ne de olsa projenin adı buydu. Güzin ile Baha, Esmeray, Banu, Kartal Kaan, Çiğdem Tunç, İskender Doğan, Semiha Yankı, Atilla Atasoy ve diğerleri…

Tarih tekerrürden ibarettir derler. Peki ileride de aynı sorunla karşılaşacak mıyız? Bence evet. Mesela yirmi sene sonra, yeni bir “Eski Dostlar” grubu…

Ekip başı bence Serdar Ortaç olmalı. Bu kaçınılmaz. Bakın görecekseniz, önümüzdeki on yıl içinde Serdar popülaritesini yavaşça kaybedecek. Üstüne kumarda sürekli kaybetmesi onu finansal açıdan da iyice çökertecek. Sonraki periyotta aklına bu fikir gelecek ve bu grubu kuracak. Peki sizce yanında kimler olacak!? Eski dostları veya rakipleri?

Listenin başında Kıraç’ı görüyorum. Yüzü sarkmış. Ama o komik saçlarını hala kesmemiş. Tam bir uzun saçlı kel olmuş. Bu yüzden kovboy şapkası ile gezmeye devam ediyor.

Sonra Soner Sarıkabadayı’yı görüyorum. “Buz” ve “Pas” isimli hitlerin ardından, “Yas” ve “Kas” isimli iki hit daha patlatmış ama sonraki dönemde gözden düşerek kaybolmuş. Sonra kendini grupta buluvermiş. Gözünün altındaki ben daha da büyümüş.

Bilin bakalım Soner’in yanında kim var? Demet Akalın. Serdar popülaritesini kaybedince doğal olarak onun şarkılarını söyleyen Demet de gözden düşmüş aradan geçen yıllarda. 9. eşi ile ayrıldıktan sonra bunalıma girmiş. Kilo almış bayağı.

Demet’in hemen yanıbaşında ise Ayna grubundan hatırladığımız Cemil var. Yine güneş gözlüğü gözünde. Saçları yok ama kaşları beyazlamış.

Aradan Alişan çıkıyor. Yine zıpır, yine espirili, yine çok sempatik.

Hemen orda Çelik Erişçi ve İzel’i görüyorum. Şimdiki Güzin-Baha ikilisi gibi, bir tek ercanları eksik abisi. İzelin sivilceler geçmemiş. Çelik ise uzun ve beyaz saçlara sahip. Koluna Atatürk’ün imzasını dövme yaptırmış.

Birden gözüme Bengü çarpıyor. Estetik ameliyatlar onu çok yıpratmış. Gerim gerim gerilmiş.

Yanında Soner Arıca var. Hala sarışın. Hala gülüyor.

Ve son olarak ekibin çikolata renkli ismi Pascal Nouma. Ne alaka demeyin! Daha önce bir Türk filminde bile gördüğümüz Pascal, aradan geçen seneler içinde Türkiye’ye yerleşmiş, “Süper Tombala” isimli programında ilerki senelerin Güner Ümit’i olmuş ama bir şekilde ihtişamlı günlerini kaybetmiş. Sesi güzel olmasa da gruba neş’e ve güç katmak için orada.

Bir gündüz kuşağı kadın programına çıkmışlar “eski dostlar” isimli şarkıyı söylüyorlar. Neş’e içinde alkış tutarak. Hazin bir görüntü bizim için. Bence hazırlıklı olun. Yirmi sene uzun bir süre değil!

28 Ekim 2011 Cuma

Anlaşılmayan Asimilasyonlarımız



Behzat Ç. : Seni Kalbime Gömdüm, filmini izlerken aklıma geldi. Red Kit, "neden Red Kit?" diye.

Karakterin orijinal adına baktığımızda "Lucky Luke" yani "Şanslı Luke" ismini görüyoruz. Ve bütün dünya da bu karakteri böyle tanıyor. Peki neden Türkiye'de Red Kit? Hikaye şöyle gelişmiş;

Lucky Luke, Türkiye'de Red Kit isminin verilmesinin hikâyesi şöyle; Ferdi Sayışman'ın, daha sonra isim babası olacağı Red Kit ile tanışması 1954-56 arasında rastlıyor. "O zaman Lucky Luke'un maceraları Fransız Spirou dergisinde çıkıyordu. Burada da yayınlamaya karar verince, Türkçe ne isim koyalım, diye düşünmeye başladık. Bir arkadaşın çıkarmak istediği Red Rider (Kızıl Sürücü) diye bir dergi vardı. Ben de Bil Kit diye başka bir derginin kopyasını yapıyordum. Red kısmını Red Rider'dan Kit kısmını da Bil Kit'ten aldık, Red Kit oldu."
(alıntı, wikipedi tr)

İyi de Şanslı Lük'ü madem Türkleştireceğiz, neden İngilizce bir isim buluyoruz? Madem isim Türkçe olmayacak, Türk vatandaşlığına geçmiş Nijeryalı futbolcu gibi neden ismini değiştirirsiniz? Gerçekten mantığını anlayamadığım bir hadise olarak yıllardır zihnimi bulandırmaya devam ediyor.

Çizgi romandan devam edelim. İkinci bombamız, "Kızılmaske"



Yine ismi değişen bir hayali kahraman. Ama burada en azından Türkçe bir isim bulunmuş. Buna da şükür. Gelelim işin saçma kısmına. İsmi "Phantom" yani "hayalet" olan, siyah maske takan ve mor kostüm giyen kahramanımıza neden "Kızıl Maske" gibi alakasız bir isim bulduğumuz. He Türkiye'de çıkan ilk sayılarda kapak resminde kostümün kırmızı olduğunu görüyoruz. Yani kızıl bir maskeyle alakası olmayan Fantom'cuğum mor nefreti yüzünden bu ismi almış.


(Tabi o zamanlar mor giyen erkek, böyle ibnem gibim, puşt gibim bir şey olarak görülüyordu diye düşünmekteyim. He kırmızı kostümle de gazoza ilaç atmış Nuri Alço görüntüsü yok değil.)

E tabi başarılı çalışmalarımız da yok değil bu konuda. Mesela "Temel Reis". "Denizci Popeye" bildiğimiz karadenizli olmuş bu isimle, keza diğer karakterler de Türkçe birer isim almış, "Kabasakal, Safinaz" gibi. Ama burdaki çeviriler hiç rahatsız edici olmamıştır kendi adıma. Bir kez daha tebrik ettim çevirmeni. :*


Bir de son yıllardaki çizgi roman-film uyarlamalarında da şahane çeviriler görmekteyiz. Wolverine gibi karizmatik bir karaktere nasıl "Sansar" dersiniz arkadaş. Birebir bi çeviri düşünsek wolverine sansar değil bi kere. Dağ porsuğu. Burada öyle bir hayvan yok diye kendisine en yakın sansarı gören arkadaşa National Geographic'ten belgesel seti hediye etmeyi düşünüyorum, blogdan biriken parayla.

Her neyse, bu çeviri muhabbetinin üstüne şöyle bir caps yollayayım da bu da benden olsun;


(bir de yakında film çevirileriyle ilgili bi şey yazacam bu da ona "coming soon" capsi olsun.)

28 Mayıs 2010 Cuma

Hallederiz




"Hallederiz abi. Yaaa yaparız ya n'olcak!?"

Son bir sene içinde farkettim ki yaşama tarzım, hayat felsemem tam olarak bu. Üşengeçlik adeta damarlarımda geziniyor.

-Açık öğretim vizeleri yaklaşıyor?
+halleriz olm rahat ol.
-Abi finaller?
+hallederiiiz...

sonuç: bütünlemeler beni bekler.

Bu sadece bir örnekti. Daha neler var neler... Ne? Tamam anne ya, geliyorum içeri birazdan. Evet biliyorum, perdeler bir haftadır asılmayı bekliyor, tamam asacağız...

23 Mayıs 2010 Pazar

Mikail Hates Us All


Hay Allah'ım ya!

Mayıs ayının son dönemi. Baharın en güzel günleri. Havalar sıcak ama yakmıyor, bunaltmıyor. Dışarısı cıvıl cıvıl. İstanbul'daki yeşil, yol kenarlarındaki ağaçlardan ibaret olsa bile ağaçlar, çiçekler mis gibi. Dışarısı kalabalık. Kafeler dolu. İnsanlar neşeli. Arkadaşlarla toplanmış içiyoruz...


Yani böyle olması gerekiyor tabi. Ama dünyanın dengesi son dönemlerde iyice sapıttığından hazirana yaklaştığımız şu günlerde hala güzel havalı günlere geçebilmiş değiliz. Ulan pazar günü. Mis gibi uyumuşum, kahvaltımı yapmışım, sevgilimle buluşacağım. Bakıyorum hava kapalı. "Olsun" deyip, bir şemsiye kaparak fırlıyorum evden. Kapıdan çıkıyorum yağmur başlıyor. Açıyorum şemsiyeyi. Daha sitenin kapısından çıkmadan yağmur şiddetini arttırıyor. Daha otobüse bineceğim durağa varmadan, şemsiyenin yardımları sayesinde koruduğum kafam ve omuzlarım haricinde her yerim sırılsıklam oluyor. Bakıyorum etrafta bir insan yok. "Tek aptal ben miyim?" diye düşünüyorum bu noktada tabi. Ayakkabımdan gelen "culup" sesini duyduktan sonra, gerisin geri dönüyorum. 15 dakika sürüyor gezme maceram. Yere bakıyorum ıslak bir gazete kağıdında "Akıllı ol" yazıyor. Mikail uyarıyor, "ben istemezsem durağa bile gidemezsin" diye ayarı veriyor. Sonrasında eve dönüş, kurulanma safhası ve hapşuruklar. Ardından camdan dışarı bakıyorum. Yağmur dinmiş. Sinirlerim daha da kalkıyor.


Tamam ya. Tamam sen kazandın Mikail. Ama Allah için sağanak yağmur yollama daha. Lütfen. Allah'ın adını verdim bak?

24 Şubat 2010 Çarşamba

Hangi Futbolcusunuz?



Daniel Gonzalez Güiza.

Bu tarz msn anketleri var ya. "Hangi dizi karakterisin, hangi renksin, hangi götsün..." tarzı. Bu soruya denk geldim geçenlerde. Testi çözmeden yanıtım belliydi. Kirli sakallarıyla, Emrah kaşlarıyla, cenabetliğiyle, kaçırdığı fırsatlar ile, ağlayan gözleri ile Güiza...

Bir kere ikimize karşı da büyük beklenti vardı olayın en başında. O Fenerbahçe'ye geldiğinde, ben ise üniversiteyi bitirdiğimde... O Fenerbahçe'de top koşturmaya başladı, ben de iş hayatında tabi. İkimiz de baştaki beklentiyi boşa çıkardık, Evin Ana'nın çorbasından içmemize rağmen golleri dizemedik.

İkimiz de çok fırsat kaçırdık. Şimdi düşünüyorum ne güzel yerlerde çalışma fırsatı geçmiş elime ama ben o kırılası elin tersi ile itmişim bu fırsatları. Tıpki Güiza gibi di mi? Alex de ona, yemek hazırlamış bir annenin, çocuğuna "aç oğlusu, aç bakayım ağzını, uuuuu..." nidaları arasında kaşıkla yedirdiği mamalar gibi paslar yolluyor. Sonuç; çocuk mamayı iter, mama yere düşer.


İkimiz de şanssızız. Yani o adam o kadar kazma olamaz abicim. Şans faktörü de önemli burda. Kendisiyle aynı frekansta yaşadığımdan tahmin edebiliyorum. Tam şut çekerken ayağı takılıyor, yanındaki dengesini bozuyor, ne bileyim bi şeyler oluyor ve gol olmuyor. Ben de öyleyim mesela, tam çocuğu koydum dediğim sırada, son anda bir şanssızlık ile kafamı kale direklerine vuruyorum. (Burada not düşmeli; boy abdesti bu kalıcı şanssızlığın önüne geçemiyor malesef.)

İkimizde de arabesk ruh var. emrah kaşları, kafayı direklere vurmalar, duygulanınca gözlerin dolması, sevinince ayarsız çoşmak... Bu gibi konularda da çok benziyoruz birbirimize.


Durumların kötüye gitmesi. Kendi okuduğum bölümün sektöründe başarılı olamamış, farklı alanlar denemiş onlarda da başaralı olamamış en sonunda alakasız bir işte çalışır buldum kendimi. Güiza şu an Fenerbahçe'de ama durum değişecek. Önce İspanya'ya gidecek, bir sezon sonra dandik bir Avrupa takımına transfer olacak. Ve iddia ediyorum! Bir gün Türkiye'ye dönecek. Orta sıralarda kalmaya oynayan bir takımda oynayacak. Alakasız bir yerde top koşturacak. Beklentilerin çok altında bir yerde olacak. Tıpkı ben gibi.

O sebepten, çok kızsam da, küfür etsem de, eleştirsem de ben bu adamı yine de seviyorum. Zira kendisi ile benzer bir ruha, benzer bir şanssızlık ayarına sahibiz.

21 Ocak 2010 Perşembe

Duygu Sömürüsü: Duygular Tehlike Altında.

Başta her şey 90'ların Gani Müjde, Kandemir Konduk ya da Levent Kırca tarzı bir kelime oyunundan ibaretti. Sonra durumun ciddi olduğu kanaatine vardım. Evet Duygu sömürüsü büyük bir tehdit. Peki nedir bu tehdit?

Duygu sömürüsü sanıldığının aksine, İstiklal Caddesi'nde bir yandan ders çalışıp bir yandan selpak satan çocukta değil. Duygu sömürüsü, Dünya üzerindeki tüm Duygu'ları bitirmek üzerine ayarlanmış bir proje.

Evet, emperyalist devletlerin bir planı bu. Dünya üzerinde en çok Duygu'nun bulunduğu Türkiye'den başlayacaklar işe. Amerika, İngiltere, Fransa ilk harekete geçecek isimler. Donanması ile de Portekiz ve İspanya da büyük tehdit unsuru. Tabi ki Almanya'yı da unutmayalım.

Tüm Duygu'ları toplayacaklar. Onları konteynırlara doldurup yük gemileri ile okyanustan geçirecekler. Ülkelerine getirecek. Günlüğü 1 dolardan çalışacak tüm Duygu'lar. Yemek, bulaşık, ütü, çocuk bakma... Tüm işlerde Duygu'lar kullanılacak! Başlarındaki sorumlular, Duygu'lar son nefesini verene kadar onları çalıştıracak. Ölen Duygu'lar, kazan dairelerinde yanıp, elektirik ve ısı olarak geri dönecek.

Peki Türkiye'deki Duygu'lar ne kadar ki, bu derece sömürülecekler? En çok kullanılan 74. isim. Araştırmalar 171.000'e yakın Duygu olduğunu ve bunlarının çoğunun (%58) bira ve çöp ile beslenen rocker kızlar olduğunu tespit etmiş. %38'i ev hanımı, %24'ü çocuklu, %46'sı 90 kilonun üstünde.

İşte bu potansiyelden yola çıkan emperyalist devletler de "Duygu Sömürüsü" deyiminin gazıyla "neden olmasın?" demişler. Çalışmaları devam etmekte. Zor günler Duygu'ları bekliyor...

Kaynak: New York City Police Department / çay ocağı sorumlusu; Muharrem Kamiloğlu.

27 Aralık 2009 Pazar

Küçük Hesapların Adamı


kimisine göre aptallık. kimisine göre haklı bir eylem. genellikle şartlar sizi buna iter. biraz köylü kurnazlığını da içinde barındırır.

aydınlanma şunun ile başlar;

-anne?
+efendim oğlum?
-evde çikolata falan yok mu?
+yok. ama mandalina var. şimdi onu ye, akşam baban getirir.

daha çocukluktan bu tribe girersiniz. sonrasında buna göre taktikler geliştirirsiniz. sanırım ilk olarak o gün adım atmıştım bu psikolojiye...

ilkokul alış-verişi yapılmış. çanta, önlük, defter, kitap falan. birçok çocuk gibi okula gitcem tribiyle çantayı falan sırtıma takmışım. otobüse bindik eve dönmek için.

-oğlum o çantayı çıkar sırtından da torbaya koyayım. şimdi öğrenci parası ister muavin.
+...

işte, annemin bu lafıyla, bir özel halk otobüsünde başlayan bu yolculuk, ileride tam bir canavar yaratacaktı... neyse, ortaokulda da devam eder bu trip.

-al sana 500.000.
+baba az bu ya?
-idare et oğlum.

her ne kadar 500.000 lira bu devirde üç daire bir de araba parası etse de, o yıllarda sadece bir sosisli ve meyve suyu alabiliyordunuz. ama ben napıyordum? bir süpermarketten kola alıp, çantaya zulalayıp, kantinden de sosisli ya da tost alarak karnımı doyuruyordum. bazen o parayı harcamıyor, internet kafede counter strike oynuyordum. hatta orta sonda euro 2000 çıkartma albümüne, daha fazla paket çıkartma alabilmek adına evden kaşarlı ekmek götürüp, yemek parasını kenara ayırdığım da çok oldu.

lisede de durum pek değişmedi. arkadaşlarla dışarı gezmelerine ya da beğenilen bir şeye para ayırmak için okulda aç kalmalar, iddialar, talih oyunları, ufak çaplı alım-satımlar (oyun, malum tarzda filmler, kullanmadığım hediyeler...) ile yolumuzu buluyorduk. tabi ergenliğin çoşması ile istekler de artıyor. saç jölesi, parfüm, müzik dergileri, imaj değişikliğinin aldırdığı kıyafetler falan... bayram harçlıkları çarçur edilmez, ayakkabı, kot pantolon falan alınırdı.

üniversitedeyken seviye daha da artıyor. içkiye, gezmeye, eften püften şeylere bok gibi para giderken, yeri gelince "amaan orda yemeyelim orası çok pahalı" diyorsunuz. allah'tan devlet üniversitesinde okuyan birçok öğrenci, normalde bu hesapların insanı olmasa da üniversite yıllarında yokluktan bu tribe giriyor. çok göze batmıyorsunuz.

sonra işsizlik kısmı var. işte burada ibreyi sona vurduruyorsunuz. "okul bitti, çalışsın" mantığı ile evden aldığınız para azalıyor. asosyal hayata da bu noktada adım atıyorsunuz.

-kanka gelsene taksimdeyiz.
+yok be abi, canım sıkkın bugün. evde takılacam.
-lan gel...
+eyvallah abi. başka zaman.

akbil 6. duyu organınız oluyor. dolmuş, minibüs gibi araçlara binmek size acayip mantıksız geliyor. bir hatta otobüs varsa, minibüse binilir mi lan? hele taksiden bahsetmiyorum bile. gecenin bir vakti otobüs bittiğinde, gerekirse yarım saat yürüyorsunuz. ama o taksiye binmiyorsunuz! bir yere gidildi mi cepte para yoksa "mmm bugün de hiç içesim yok. ama neyse yalnız bırakmayayım sizi de bir 33'lük içeyim" diyerek yolunuzu yapıyor, biranın ilk yarısını normal seyirde, kalan yarısını, 15 dk'lık zaman dilimleri içerisinde içiyor ve hemen bitirmiyorsunuz. dışarıda yemek yemiyorsunuz tabi ki. ancak çok acıktığınızda yanınızdaki kişiye "şurada çok şirin bir lokanta biliyorum. çok çeşit yemek var. fiyatları da fena değil" diyerek onu esnaf lokantasına götürüyorsunuz.

-nasıl kanka? güzel di mi yemek?
+hacı eşşek eti mi lan bu, 1 liraya köfte mi olur mk?
-ne eşşeği olm? hiçbir şey olmaz. o kadar insan yiyor bak. eheheh.
+(içinden) kodumun mezarcısı...

evet, umut sarıkaya karikatüründe güldüğünüz adam oluyorsunuz.

uçan kuşa borcunuzun olduğu bu dönemde, bir borcu, başka borçla kapayamayacağınız gerçeğini de öğreniyorsunuz.

sonra işe giriyorsunuz. çıkıyorsunuz. giriyorsunuz. çıkıyorsunuz... derken bir işte bir süre devam ediyorsunuz. işte orada rüyadan uyanıyorsunuz. artık cebinizde para var. her istediğinizi yapamasanız da kendi ilgi alanlarınızda birçok şeyi yapabilirsiniz. bu noktada hayata karşı büyük bir bocalama dönemi oluyor. küçük hesapların adamı olmanıza gerek yok artık!? yani artık 25 kuruşluk kahveye, 5 lira verebilirsiniz. artık zamanın paradan önemli olduğunu kavradığınızdan yeri geldi mi dolmuş gibi araçlara binebilirsiniz. artık "pakedi 75 kuruş mk. her gün evde çıkan şey" diye dışarıda yemediğiniz o soslu makarnaları mideye indirebilirsiniz. beğendiniz bir şeyi almak için sezon sonu dönemini beklemenize gerek yok. cafelerde çayı ince belli yerine kupada, barlarda bira yerine farklı içecekleri içebilirsiniz. artık sevgiliniz için, "çiçeğe vereceğim para yerine işine yarayacak bi hediye alayım" demenize gerek yok. çiçeğe bile para verebilirsiniz.

her ne kadar geçmişten kalan alışkanlıkların getirisi olarak, yukarıdakilerin bazıları sizi arada rahatsız etse de, küçük hesapların adamı olmaktan yavaşça uzaklaşıyorsunuz.

yine de bunun güzel bir getirisi oluyor bünyede. her şart altında geçinebilmek, hayatta kalabilmek sizin uzmanlık alanınız oluyor. bir gün, yeniden, cebinizden kelebekler çıktığında, neler yapmanız gerektiğini biliyorsunuz.

18 Aralık 2009 Cuma

Soğur Zamanlar... (Bölüm altı: Çarpışma anı)


Berk istasyona çok yaklaşmıştır. çantası sırtında, gözü yolda, bir an önce trenin yanaşmasını beklemektedir.

Samet ise garda beklemektedir. Ağzında sigara hafiften yağan karın altında, paltosunun yakalarını kaldırmış treni gözlemektedir.

Derken Başkent Ekspresi gelir! Yavaşlar ve durur.

Berk iner trenden. Samet'i görmüştür. Biraz uzaktan, ona doğru bakmaktadır. Birbirlerine doğru yürürler.

-Vaaay dostum nasılsın? Hoşgeldin!
+Hoşbulduk Samet. Sen nasılsın abi?
-Ne olsun ya? Aç mısın?
+Biraz.
-Gel eve gidelim. Kız arkadaşım da bende. Bir şeyler yeriz beraber.
+Eyvallah.

Samet uzun süredir kurguladığı büyük dram anına çok yakındır. Paltosunun cebine soktuğu elleri titriyordur heyecandan. Heyecanını bastırmak için konuşmaya devam eder. Bir yandan yürüyorlardır da...

-Eeee şimdi ne yapalım?
+Hele bir yarın olsun da abi. Sabah ararım diyorum. Bilmiyorum belki ağzını ararım olduğu yeri öğrenir oraya giderim. Sen ne diyorsun?
-Yarın olsun da, bakarız abi. Şimdi bir güzel dinlenirsin.
+Eyvallah abi, sağ olasın.
-Bu arada eve yaklaştık. Şu sokaktan giriyoruz abi.

Apartmandan içeri girerler. Asansöre binerler. Berk ne kadar sakinse, Samet o kadar heyecanlıdır. Çıkmaları gereken 3 kat daha kalmıştır. O 3 kat sanki dakikalar alıyormuş gibi gelir Samet'e. Bir an önce uzun süredir beklediği o anı yaşamayı, o anı izlemeyi bekliyordur.

Asansör durur. Samet kapıyı açar. Anahtarı cebinde olmasına rağmen, kapıyı çalar. Kapıyı İlayda'nın açmasını ve beklenmeyen bir karşılaşmanın yaşandığı o anı bekliyordur. "Geldiiiim" sesi gelir derinden. Berk gözleri yarı uykulu yere bakmaktadır. Samet sırıtmaya başlamıştır. İlayda kapının kolunu çeker.

-Merha... BERK!?

Berk'in gözleri bir anda fal taşı gibi açılır. Başından aşağı kaynar sular dökülmüştür. Bu ve benzeri bir çok atasözü ve deyimin açıkladığı anı yaşamaktadır. Hiç beklenmedik bir anda sert bir tokat yemiş gibidir. Samet'in ise gözlerindeki zevk, tatminkarlık doruğa ulaşmıştır. Hayatındaki en büyük orgazmı yaşamaktadır. Hem de giyinikken ve efor sarfetmiyorken. Derken Berk konuşur...

-Ne... Ne işin var senin burada?

Hala inanmak istemiyordur gerçeğe. İlayda yutkunur. Konuşamıyordur.

-Söylesene ne işin var burada? Cevap ver. Samet ne oluyor burada? İlayda'nın burada ne işi var?
+Sana dediğim kız arkadaşım-dı kendisi...
-Nasıl ya? Nasıl yaparsın bunu İlayda? Neden yaparsın ha?

Bir anda Samet'i içeri iter. Kapıyı kapatıp, boğazına yapışır. Gözleri dolmuş, sesi titriyordur.

-Biliyordun di mi orospu çocuğu? İlayda'nın benim olduğunu biliyordun di mi piç kurusu?
+Bilmez olur muyum göt. Bile bile, isteye isteye yaptım bunu. İstediğimi de çok çabuk aldım doğrusu.
(Berk Samet'in çenesine vurur.)
-Peki neden göt herif!? Neden?
+Haketmiştin bunu Berk. Hatırlıyor musun, dershane zamanında bir kız arkadaşım vardı. Burcu. Hatırladın mı onu?
-Evet. Ne olmuş ona?
+Senin yüzünden bitmişti o ilişki göt herif. O da burada biliyor musun? Şimdi onunla aynı evde yaşayacaktık. Birlikte ve koyun koyuna. Ama senin yüzünde...
-Ben ne yaptım be şerefsiz!?
+Çünkü sana aşık olmuştu. Bunu da bana söyledi biliyor musun? İki senemi verdiğim, bütün hayallerimin ve planlarımın başrolü beni terk etmişti. Senin için. Anladın mı şimdi göt? Ben de İlayda'yı buldum. Çok koştum peşinden ama sağ olsun yormadı beni. Aldı koynuna, yatağına... Devamını ister misin?

İlayda'nın donuk bakışları arasında, Berk on round sonra gaza gelip Ivan Drago'nun amına koyan Rocky gibi dövmüştür Samet'i. Samet her ne kadar ağzı, burnu kırılırken kahkahalara boğulsa da. Berk ağlamaktadır. Yere çökmüştür. İlayda konuşmaya çalışır ancak sesi çıkmıyordur.

-Neden İlayda? Neden yaptın bunu bana he? Neden?
+Sen uzaktayken, ruhlarımız da ayrılmış gibi geldi bir an Berk. O anda da Samet vardı yanımda. Bir an şeytana uydum. Sonra dönemedim bir daha. Ama kalbimi hiç ona vermedim. Kalbim hep seninleydi.
-Ya bir siktir git! Okuyorsun iki-üç saçma sapan kitap böyle Paris'te yaşayan entel ve özgür ruhlu şuh kadın triplerine giriyorsun uyuz oluyorum. İki gün elini tutmadık diye mi bunları yaptın bana? Yazıklar olsun. Sana başka hiçbir şey demiyorum.
+Üşüyorum Berk. Soğuyor her şey. Bu şehir, evim, okuduğum okul, kalbim... Zaman bile soğuyor Berk. Yavaşlıyor, işlemiyor sen yokken.
-İlayda sus artık. 18 yaşındasın. Girme artık yazar triplerine. Soğurmuş. Soğusun. Geber lan! Bana ne bu saatten sonra. Ah ben ne salağım, aaah! Hayatta başarılar İlayda. Sana yakışan bir noktadasın şu an. Çok uzaklaşma.

Der ve çıkar o evden Berk. Aşağıya iner. Eskişehir'de, gecenin kör bir vakti, boş bir sokakta yürüyordur. Lapa lapa kar taneleri de eşlik etmektedir ona. Nereye gideceğini, ne yapacağını bilmeden ilerliyordur yolda. Gözlerinden akan damlalar bile soğumuştur. Kalbi hariç tüm yaşamı donmuştur.

Bir gün tüm hayatının ısınacağı güne kadar, buzların eriyeceği güne kadar, her şey soğumuştur...

-----SON-----

Ceyyar Film

15 Kasım 2009 Pazar

Soğur Zamanlar... (Bölüm beş: Sana Rahat Uyku Yok!)


Başkent Ekspresinin kalkmasına birkaç dakika kalmıştır. Berk garın büfelerinin birinden aldığı bayat sosisliyi yemektedir. İlayda'ya haber verip-vermemek arasında gidip gelmiş en sonunda sürpriz yapmaya karar vermiştir. Geleceğinden Samet haberdardır sadece. Sabırsızlıkla Berk'i beklemektedir.

Berk trene geçer. Suyundan bir yudum alır. Trendeki öğrenci çiftleri izlerken yüzünde düşünceli bir ifade vardır. Aslında yaptığı her şey saçma gelmektedir ama attığı adımın devamını getirmek isteğindedir. Hareketten kısa bir süre sonra Samet'e mesaj atar. "ok kardeşim. Bekliyorum" yanıtını alır. Ve yolu izlemeye koyulur. Tam o sırada Eskişehir'de;

-Hareket etmiş mi tren?
+Evet. Gelmesine yakın gara geçerim ben.
-Hmmm ok. Nası bir tip eleman?
+İyidir ya. Muhabbeti falan güzeldir.
-Hayret sen sevmezsin genelde arkadaş muhabbetlerini. Demek hakikaten kafa birisi. E tanıştırırsın artık bizi de, meşhur arkadaşınla.
+Tanıştıracağım tabi, ayıp ettin.

İlayda hala ismi sormaya çekinmektedir. Berk yanıtını duymamak için, "adı neydi?" diyememiştir. Bir yandan da kuruntu yaptığından emindir.

Samet ise 80'de oyuna Semih'i sokan Fatih Terim gibi düşüncelidir. Acaba aldığı bu risk ile beklediği golü atabilecek midir? İlayda ile Berk karşılaştığında, şok anı sonrası neler olacaktır. Hepsini kafasının içinde ince ince işlemektedir.

Berk ise çoktan uykuya dalmıştır. Ne kadar uyku denebilirse artık... Her seferinde gördüğü rüyalar, kabuslara dönüşmektedir. Sıçrayarak uyanmakta, sonra tekrar uykuya dalmaktadır. Ancak bu olayı sürekli yaşamaktadır. Arada bir, gözleri mahmur dışarıya bakar. Karı gördükçe içi üşümektedir. Kar sanki zamanı da etkilemektedir. Dakikalar da sanki soğuktan etkilenmişçesine üşümektedir. Zaman soğumaktadır. Kafasından tıpkı benim gibi cümleler geçiren hisli çocuğumuz Berk, ufak not defterini çıkartıp bir şeyler karalamaya başlar.

Eskişehir'de ise yatakta uzanan iki cansız beden vardır. Birbiriyle konuşmayan, yabancı, soğuk ama yanyana iki beden. Düşüncelere dalmıştır ikisi de. İkisinin de düşüncelerindeki adam aynıdır. Ancak düşüncelerin senaryoları, sözleri, durumları, kahramanı ve düşmanları farklıdır. Samet sessizliği bozar;

-Ne düşünüyorsun?
+Hiiiç. Ya sen?
-Hiiiç. Bi şeyler mi yesek?
+Olur.

Berk bu sırada uykuya dalmıştır. Uykusundan sıçratacak bir kabus olmasa da ortada, yine de mutlu, deliksiz ve sakin bir uyku içerisinde değildir.

Devam edecek...

25 Ekim 2009 Pazar

Soğur Zamanlar... (Bölüm dört: Gel bakalım)

-Alo?
+Berk?
-Samet! Naber abi?
+Aeaae... bir saniye... heh, balkona çıktım da. iyidir senden naber?
-Ne olsun ya sürünüp gidiyoruz işte. Nasıl gidiyor lan okul? Ortamın falan nasıl?
+İyi be kanka. Takılmaca işte. Sen neler yapıyorsun?
-Ne olsun ya. İstanbul'da sürünüyorum işte. Ya İlayda vardı, dershanedeyken hep bahsederdim fotosunu falan da görmüşündür.
+Heee evet hatırladım kanka.
-Onla bir süredir aramız bayağı kötü be. Ben de dedim ki Eskişehir'e mi gitsem? Böyle ne ayrı, ne barışık olmuyor. O da gelmiyor buraya. Benim gelmem lazım.
+Hmmm anladım kanka. E gel bence de.
-Geleyim de pek tanıdık yok orada be abi.
+Tamam be oğlum, ben varım işte. Cuma-cumartesi gel işte.
-Eyvallah kardeşim, süpersin. Ararım ben seni yine.
+Ne demek abi. Bekliyorum.
-Görüşürüz.
+Görüşürüz.

Telefonları kapatırlar. Samet son bir söz daha söyler.

-Gel amına koyduğumun...

Berk, Samet'in bu "güzelliğine" bayağı bir sevinir. Gitmesine 3 gün vardır. Hemen hazırlanmaya başlar. İlayda ile nasıl karşılaşacağının, ona neler söyleyeceğinin planlarını yapmaya da koyulmuştur bir yandan. Bu sırada Eskişehir'de...

-Kimdi arayan aşkım?
+Hiç ya. İstanbul'dan salak bir arkadaşım vardı da, o aradı. Buraya gelmesi lazımmış, ben de gel bende kalırsın dedim.
-Hmmm ne zaman gelcek? Ne kadar kalır ki?
+Cuma gelir herhalde. 2-3 gün kalır en fazla ya. O da okuyor.
-Nerede?
+İstanbul Üniversitesi.

İlayda bir-iki saniyeliğine
kontrpiyede kalır. Berk gelmiştir aklına. O kişinin Berk olma ihtimalini düşünmüştür. Samet o birkaç saniyelik felç durumunu gözlerinden okur İlayda'nın. Tam olarak istediği etkiyi yaratmıştır.

-N'oldu balım? Kaldın öyle?
+Aman aklıma bir şey geldi de birden. Neyse ya, kadehler bittikten sonra yatalım mı?

-Olur aşkım...

Yaklaşık yarım saat daha otururlar. Sonra yatak odasına geçerler. Sarılıyorlardır aşık gibi. Oysa ki ikisi de ne aşıktır ne de bağlıdır birbirlerine. Her ikisinin aklındakiler farklı olsa da, yanyana geliş amaçları aşk ya da sevgi değildir. Bu sırada Berk ise hayallere dalmış vaziyettedir. İlayda'yı düşünür. Yanında olmayı, ona sarılmayı, öpüşüp-koklaşmalarını, ufak oynaşmalarını, sevişmeye başlamalarını... Hayallerinde İlayda'nın yanındaki kendisi olsa da, o an; aşıkının yanında bu düşünceleri canlandıran kişi bir başkasıdır...

19 Ekim 2009 Pazartesi

Soğur Zamanlar... (Bölüm üç: Gizemli Adam)


-Aşkım?
+Balım...

Kısa bir sarılma ve karşılama merasiminin ardından Samet içeri girer. Samet kısa sessizliği hemen bozar.

-Neden gözlerin yaşlı balım?
+Ya aşkım, film izlemiştim de. Biraz etkilendim işte.
-Kıyamam bir taneme. Ne izledin?
+I am sam.
-Hmm ben de çok severim onu.
+Bir şey içer misin?
-Şarap aldım aşkım.
+Muck! Süpersin bir tanem!

Migros'un fırsat reyonundan alınmış "Dikmen" şarabı servis etmek için mutfağa gider ilayda. Samet İlayda'nın telefonuna bakar. Mesajlar bölümünü açar. Berk'in son mesajını görür. Yüzünde; şutu, direğin az farkla yanından dışarı giden piç forvet bakışı vardır. Hemen girdiği yerden çıkar ve telefonu geri bırakır. Tam bu sırada, şarap, kadehler ve çerez kasesi ile İlayda girer içeri.

-Aşkım bir konser dvd'si falan açalım mı?
+Olur balım. Neler var.
-Ya David Gilmour'un "Remember That Night" dvd'si var, olur mu aşkım?
+Aaa çok severim. (iç ses: Benim en sevdiğim pf üyesi Roger Waters'tır mk.)

Onlar dvd'yi izleyedursunlar, İstanbul'da durum hiç de iç açıcı değildir. Berk evden çıkar. Mahallede, köşebaşındaki arkadaşlarının yanına gider. Bir bira alır. Başlar muhabbete.

-Kanka beni uyuz ediyor ama seviyorum işte anasını satayım.
+Kanka seviyorsan git konuş bence.
-Nası yani? Allah'ın günü konuşuyoruz ya lan?
+Salak! Eskişehir'e git diyorum.
-Heee... Ama ya görüşmek istemezse? Hem n'apıcam orada?
+Hiç tanıdık yok mu lan orda?
-Hmmm. Kim var? Aaa! Benim dershaneden arkadaş vardı lan.
+Tamam oğlum işte. Ara onu. Para da sorun etme, biz de atarız bir şeyler.
-Eyvallah kanka.

Berk hemen dershanedeki kankasını arar. Birçok dershane arkadaşlığı gibi, onların kankalığı da öss'den sonra bitmiştir. Uzun bir çalma süresinden sonra;

-Alo?
+Berk?
-Samet! Naber abi?

Devam Edecek...

20 Ağustos 2009 Perşembe

The Nightmare Before Ramazan


Her sene olduğu gibi, bu sene de 11 ayın sultanı ramazan geldi çattı. Git gide daha da sıcaklaşan ramazan, bu sene ağustosta başlıyor. Efendim bu ne demek?

Her sene duyduğumuz, hemen hemen oruç tutan herkesin söylediği "açlık tamam da susuzluk çok zor oluyor ya!" cümlesini bu sene daha sık duyacağız. Günde en az 5 kişiden duyacaksanız bunu. Aslında çok da haksız değil bu klişe. En azından ağustos ayı için. 35 derece sıcakta günde 12 saat aç-susuz durmak kolay değil sonuçta.

Tabi ki oruç sadece yeme-içme durumu değil. Bunun içkisi var, küfürü var... Birçok şeyden uzaklaşıyor insanlar, kimisi sırf dinin farzı olduğu için, kimisi 1 aylığına da olsa huzuru (huzur içimizde!) bu şekilde aradığı için. Ama bu da neye tekabül ediyor?

-Bozulan sinirler!

Evet. Artık etrafımız, elinde bir elektirikli testere olsa çevresindeki herkesi doğrayabilecek derecede siniri bozulmuş insanlarla dolacak. Zaten gergin olan insanlar iyice gerilecek. Kanımca ramazanın en tehlikeli yanı da bu. Özellikle çalışan insanlarda tahammül namına bir şey olmayacaktır. Aman diyeyim.

Bir de mideye yüklenme durumu söz konusu. Bütün gün aç kaldıktan sonra, yemeklere saldırıp bir anda masayı silip süpürünce, sıkışan kalpler, ağrıyan mideler çoğalıyor. Ölen var lan bu yüzden. Buna da dikkat!

Kısacası içinde birçok güzellik de bulunduran ramazanın bu tarz tehlikeli yönleri de var. Onun içün, orucunuzu tutun, yemeğinizi yavaş yavaş yiyin, akşam nargile için, fasıla gidin, vakitlice eve dönün ve olaylara karışmayın!

13 Ağustos 2009 Perşembe

Soğur Zamanlar... (Bölüm iki: Kapıda biri var)


Nescafe kupasını masaya bırakır İlayda. Laptop'unu alır kucağına, "eski günler ;)" isimli fotoğraf dosyasını açar. Berk'le olan fotoğraflarına bakar. Yıldız Parkı'nda ördeklere bakarken Berk'in havuza düştüğü günü, Büyükada'da fayton turu yaparken turistlere el salladıkları o mini geziyi, babasının Silivri'deki yazlığında yaptıkları mini tatili, İstiklal'de gezinirken acıkmaları ve ceplerinde para olmayışları üzerine simit sarayında çaysız simitle idare ettikleri öğrencilik günlerini hatırlar. Hüngür, hüngür ağlamaktadır. Mesaj atar Berk'e;

"Seninle geçen günlerin kıymetini bilemediğimi biliyorum Berk. Ama burada olmam lazımdı, kaçmalıydım bir şeylerden. Nefes almalıydım Berk. Anlıyor musun? Nefes almalıydım..."

Berk bu "üç noktalı" mesajlardan bıkmıştır artık. İlayda'nın daha 18 yaşında kendisini Andy Warhol'un yanındaymışçasına entel bir hayatın içine atma çabasını, okuduğu kitapların, izlediği filmlerin kahramanlarının yaşamlarına özenmesini ve hepsinden öte Nutella sanki dünyanın en güzel yiyeceğiymiş gibi 7/24 onunla beslenmesini anlamıyordur. Ama aşıktır Berk. Onun yolunu izleyecektir. Şöyle;

"Kadınım! Sensiz dört duvar arasında, ağlayan pencerelere bakarken gündoğumunu sanki bir cenaze gibi izliyorum. İliklerim çürümüş. Yorgunum. Ne oldu da biz bu duruma geldik? Az mı sevdik? Çok mu sevdik? Biz nerede hata yaptık?"

diye bir mesaj atar. İlayda'nın Demet Akalın dinlemeyeceğinden emindir ve bu şarkının sözlerini de yazmıştır mesajında. Demet Akalın şarkısı olduğunu duysa, çoktan tuvalete gidip kusacak olan İlayda, sanki bir Poe şiiriymiş gibi etkilenir bu sözlerden. Kendi kendine tekrarlar; "Seni seviyorum Berk! Seviyorum..." Ağlamaktadır hüngür, hüngür. Son mesajı;

"Berk bana tek bir şey söyle"

şeklinde olmuştur. Berk'in yanıtı gecikmez;

"Seni seviyorum..."

İlayda "seni seviyorum" cümlesinden ve bilhassa "üç nokta"dan etkilenir. Daha çok ağlar. Derken İlayda'nın kapısı çalar. İlayda gözlerini silerek kapıya yönelir. Kapıyı açtığında karşısında şunu söyleyen bir ses vardır;

"Aşkım?"

Devam Edecek...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Soğur Zamanlar...


Bu bir aşk hikayesi... Bohem hayatın gerçekleriyle yüzleşmiş iki gencin zorlu aşk hikayesi. Başlayayım üçüncü şahıs olarak anlatmaya.

Efendim, çiftimiz Kabataş Lisesi'nde tanışıp, birbirini sevmiş iki adet gençten oluşmaktadır. İlayda ve Berk. Öss ayırmıştır yolları. Berk İstanbul Üniversitesi-işletme kazanırken, İlayda Eskişehir Anadolu Üniversitesi-Reklamcılık kazanmıştır. Uzak mesafe ilişkisinin taşlı yollarında düşe, kalka hayatlarına devam eden iki genç lisedeki o çılgın, o sıradışı, o çocuksu aşklarını özler olmuştur. Ayrılıp, barışmalar bile başlamıştır. Son ayrılığın ardından bir mesaj gelir Berk'in telefonuna.

Her şey, İlayda'nın attığı o mesajla başlar...

"Kar sanki içime yağıyor Berk. Üşüyorum. İçim üşüyor... Şimdi "Puffy" ile resimlerine bakıyoruz. Bir yandan nutella yiyoruz Puffy ile. Gerçi ona ciğerli whiskas ile yediyorum ya her neyse... Özlüyorum seni Berk. Her şeye rağmen özlüyorum. Ve üşüyorum sensizken. Nasıl oldu da soğuduk?"

Berk okuyunca sinirlenir. Tam manasıyla deliye döner. Hemen yazmaya koyulur;

"E soğur tabi! Hayret bir şey ya! Kalktın gittin Eskişehir'e ne olacaktı? İkimize de yazık ettin İlayda, yazık ettin..."

İlayda bu mesaj karşısında şaşkındır. Biraz da kırılmıştır. Gözünden iki damla yaş süzülür. I-pod'undan "Portishead - Sour Times" açar ve kahvesinden bir yudum alır...

Devam Edecek...

15 Mayıs 2009 Cuma

Odada Yaşamak


Tadından yenmiyor.Yaşamsal bir takım gereklilikler dışında dışarı çıkmıyorsunuz odadan. Yoksa yemek, uyku, yatma, kalkma, oturma gibi her türlü şeyi odanızdan yapabiliyorsunuz. Hele ki bilgisayar+internet varsa, olay tamamdır. Hiçbir şeye ihtiyacınız yok. Oh, mis...

Tamam kendimi kandırıyorum. Asosyalliğin bokunu çıkartmış durumdayım. Kriz en çok beni vurdu lan! Yeter artık, adam olsun. Öhm... Neyse.

Bu asosyal yaşamın başlıca şartı bundan keyif almaktır. Yani pc başında 10-15 saat geçirmek, eğer keyif almadığınız bir şeyse tam bir işkence olabilir. O zaman da yazık, olur. Bu sebepten insan, bazen mecbur kaldığı bu yaşam tarzına alışmış ise ancak öyle sıyırmadan kurtulabiliyor.

Hoş bazı, bazı halüsinasyon gördüğüm de oluyor. Ama çok mühim şeyler değil bunlar. Di mi kanka? Lan!?

1 Mayıs 2009 Cuma

Köpek Aranıyor!


Firmamız iç ilişkilerinde, biz işverenlerin götünü kaldırmak aynı zamanda yıkama&yağlanması sağlamak amacıyla firmamıza köpek alınacaktır. Ekibimize katılacak adaylarda aranan özellikler şunlardır;



-Üniversitelerin iletişim fakültelerinden mezun, ayrıca master yapmış,

-Şirket köpekliği konusunda 5 yıl deneyimi olan,

-En az "advanced" seviyede İngilizce bilen,

-MS Office programlarını çok iyi kullanabilen,
bunun yanında bize lazım olmasa da photoshop da bilen,

-Türkçe’yi iyi kullanan, dilbilgisi kurallarına ve yazı diline hakim,

-Pratik,hızlı düşünen,çalışkan, güleryüzlü, insan ilişkilerinde başarılı, gerektiğinde sürünebilen,

-Erkek adaylar için askerliğini tamamlamış,

-Kadın adaylar için yeri geldi mi, kucakta hoplayabilen,

-İyi kahve falı bakabilen (yemeklerden sonra, şirket içi motivasyonu arttırmak için yapıyoruz.)

-İyi şakira dansı yapan (patron çok seviyor, kemer de var merak etmeyin.)

-Kendisinden çok şirketinin menfaatlerini düşünen...

Köpekler aranmaktadır!

Maaş: Asgari ücret+ yol + yemek (3 ay sonunda belki sigorta)

Dipnot: Bayan adayların yanlarında jartiyer getirmesi mecburidir.