ağlak edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ağlak edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2011 Salı

23 Yaş




Kusura bakma. Hakkında yorum yapmak için iki ay geciktim. Ama malum yoğunluk, biliyorsun.

Sanırım uzun süre sonra başıma bela açmayan sendin. Daha da büyüdüm, daha da olgunlaştım seninleyken. Sonunda hep yakındığım şanssızlıkları, uğursuzlukları bir nebze yıktım. Yıllardır yapmak istediğim bir tatili yaptım, üstüne yıllardır yapmak istediğim işte çalışmaya başladım. Zaten o işin yarattığı vakitsizlikler yüzünden bu ritüeli gerçekleştiremedim ya, neyse. Yine bu yoğunluk yüzünden görüşemediğim arkadaşlar, vakit ayıramadığım birçok şey oldu. Hatta kendime bile vakit ayıramadığım vakitler oldu. Neyse ki şu an bir nebze rahatım.

Umarım şu an bana eşlik eden senden de çok uğurlu gelir bana. Ama nankörlük yapmıyorum. Çünkü sen de gayet iyi bir yıldın.

Güle güle.

21 Mayıs 2010 Cuma

22 Yaş



Kusura bakma. Sen gideli biraz zaman geçti ama uğurlama sahfasını geciktirdim.

Monoton hayata alıştırdın beni. Sanırım en büyük katkın ya da kazığın bu oldu. Durgunluk, düzenlilik, şehir yaşantısında daha büyük sorunlar seninleyken geldi.

Özlem çekmeyi alştırdın. Uzun yollara alıştırdın. Fedakarlık hakkında güzel sırlar öğrettin.

Alelade bir misafir olarak geçip, gittin hayatımdan. Üstüne uzun methiyeler düzemeyeceğim ya da uzun ağıtlar yakamayacağım. Genel itibari ile iyi bir yol arkadaşıydın. Hakkında söylenecek en doğru söz bu olsa gerek.

Hoşçakal.

16 Kasım 2009 Pazartesi

Melisa ve Selvi



Çok klişe bir hikayenin farklı bir penceresinden bakış olacak bu yazı için, "zengin-fakir" ayrımının yaş tanımadığını girişte belirterek bir başka klişeye imza atayım. Neyse, mevzuya gelelim.

Sene 1996 gibi. İlkokul 4. sınıftayım. Bayağı kalabalık bir sınıf var. Farklı gelir ve kültür düzeyine sahip insanlarının çocuklarının karışık bir şekilde yer aldığı bir sınıf. Öğretmen çocuğu da var, kapıcı çocuğu da, mühendis çocuğu da... Sınıfta bir kız var. Adı Selvi. Çirkin bir kız çocuğu. Üstünde eski-püskü bir önlük. Saçını iplik ile bağlıyor. Ayakkabısı yırtık ve çamurlu. Derslerde başarısız. Kimsenin muhattap olmadığı birisi. Herkesin dalga geçtiği, arkasından "bitli, pis" gibi şeyler söylediği bir kız.

Bir de Melisa var. Zaten isimden bile nasıl biri olduğunu hayal etmişsinizdir. Güzel yüzlü, temiz pak önlüklü, marka kırtasiye gereçleri kullanan, süslü-püslü çantası olan, sınıfta herkesin sevdiği, derslerinde başarılı, o zamanın popülerlik şartları içersinde beraber takıldığı kız arkadaş grubuyla bayağı havalı bir çocuk.

Bir gün sınıftaki kavgaların artması ve yan yana olanların bayağı bir sohbet havasına bürünmesi üzerine, öğretmen yerleri değiştirmeye karar verir. Bir dizi değişiklik ardından yerinden memnun olmayanlar vardır. Kimler memnun değil sorar öğretmen. Bunlar arasında Selvi de vardır. Sıra ona geldiğinde "kiminle oturmak istiyorsun?" der öğretmen. Selvi gülümseyerek "Melisa" der. İşte o an gözümü Melisa'ya çevirdiğimde sanırım kadınlara ilk kez uyuz olduğum anı yaşamama neden olmuş bir hareketle karşılaşırım. Sanki yolda gördüğü bir at bokuna bakar gibi, kokusunu içine çekmiş gibi, tiksinerek bakar Selvi'ye. "Yok öğretmenim, ben onunla oturmam" deyiverir en şımarık haliyle. Onu kuvvetle muhtemel tanımıyordur. Büyük ihtimal hiç konuşmamıştır. Sadece adını bildiği ve tiksindiği bir kızdır. Selvi'nin yüzü düşer. Hayatında yaşadığı belki ilk kırgınlıktır bu. Ama son olmadığından bayağı bir eminim.

Her ne kadar "aman ya çocuklukta olur böyle şeyler" diyecek olanlar olsa da, tepkinin ne kadar da içten gelen ve bir 10 yıl sonra da benzer bir olay yaşansa tekerrür edebilecek bir sahne olduğunu görmek için, müneccim olmaya gerek olmadığını söyleyebilirim.

İşte böyle. "Fahişelik" insanın ruhunda bulunur malesef ve doğuştan gelir. Her yaşta dışa vurumu farklı olur. En önemlisi de Bakidir.

26 Mayıs 2009 Salı

Boş Kavanoz


Genelde içi dolu olan, bazen acı bir salça, bazen toz şeker barındıran herhangi bir kavanozun, boşaltıldıktan sonra, yıkanıp, kapağıyla birlikte bir rafa kaldırılmasını düşünün. Çok ilgi çeken bir şey değil belki ama aslında bir insanla gayet benzerlik gösterebiliyor kavanozlar. En azından bazı durumlarda.

Hani bazen içinizin boşaltıldığını hissedersiniz ya. Sanki içinizdeki tüm organlar sökülmüş, ruhunuz çıkarılmış da, boşaltılmışsınız gibi. Hayat enerjiniz gitmiştir. Hiçbir şey yapmak istemiyorsunuzdur. Elinizi kaldırmaya derman yoktur... Oysa ki siz maden işçisi değilsinizdir. 16 saat mesai falan yapmamışsınızdır. Hatta hiçbir bok yapmamışsınızdır. Ancak çok yorgun hissedersiniz. Cansız, enerjisiz ve hepsinden öte boş. Üstelik bu duruma gelmenizde bir sebep de yoktur. Zaten bunu bilmek daha da boşaltır içinizi. Zira canınızı sıkan şeyin ne olduğunu bilmediğinizden, onu ortadan kaldırmak için, onun üstüne gitme gibi bir şansınızda yoktur. İçi boşaltılmış, yıkanıp, temizlenmiş, bir süreliğine rafa kaldırılmış bir kavanozsunuzdur. En kısa sürede tekrar enerji toplamak amacıyla doldurulmayı beklersiniz.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

21 Yaş


Nasıl geçtin anlamadım. Hakkında bildiğim tek şey beni ziyaret eden en kötü misafir olduğun.


Saçma sapan günler yaşadım seninle.
Hayatımın en sıkıntılı, en sikko, en çer-çöp zamanları seninle geçti.
Depresyonu bile tanıdım sayende. Oysa eskiden eğlendiğim bir kelimeydi benim için.
Zaten harita gibi olan yüzüme, bir çizik daha ekledim. Yeterince çirkin değilmişim gibi. Neyse bu çok önemli bir ayrıntı değil.
Mutlu olduğumu sandığım günler oldu, gerçekten mutlu olduğum günleri de son anda, sen gitmeden alabildim senden. ama ortası çok büyük bir boşluk. O mutsuzluk boşluğunda seninle çok kaldım.
İleride ismimin önünde yer alacak o sıfatı hala belirleyemedim. sen de yardımcı olmadın buna. Hatta geçen seneden kötü durumdayım bu konuda. Sermayem olsa züccaciye dükkanı açacağım anasını satayım.
Senden önce karşı koymayı başardığım sigarayla da, yine seninle tanıştım. Çok kötü kokuyor, bazen öksürtüyor. Hakkaten bulaşmamak lazımmış buna.
Çok yaram vardı. Seninleyken açılan, senden önceden kalan... Çok vardı gerçekten. Kimisininden eser kalmadı, kimisini iyileştirmekle meşgulüm, kimisi ise hayatımın sonuna dek benimle kalacak galiba.

Daha örnekler de var çoğaltılacak. Ama uzatmanın alemi yok sanırım. Görüldüğü üzere bana verdiğin pek bir şey yok. Hatta senden sonra daha kötü oldu, birçok şey... Neyse yine de vermiş olduğun bir parça daha olgunluk ile yetineceğim sanırım.

Selametle...

10 Aralık 2008 Çarşamba

Bir Damla

Bir yağmur damlasıyım.

Kapladığım yer ne kadar? Kütlem ne? Benim gibi kaç tane daha damla var? Binler? Yüz binler? Milyonlar? Onların arasındaki yerim ne? Peki ya düşebilecek miyim birisinin yüzüne? Yağmur dindiğinde aklına gelecek miyim o kişinin? Bunun için bir şansım var mı? Ya kimseye çarpmadan yere düşersem? Boşa gidersem? Üstüme basılırsa? Güneş doğduğunda kurutursa beni? Bitirir, yok ederse? Belki de en iyisidir yanlış kişiye çarpmaktansa, buharlaşıp gökyüzüne çıkmak, tekrar o bulutta yer almak ve tekrar yeryüzüne inmeyi beklemek. Bir kez daha beklemek... Çok zaman almaz mıydı ama? Hangisi en iyisi? Bir damla olarak karar verebilir miyim buna?