Bir Cuma akşamıydı, açtım kapılarını aklımın. Daldım içeriye. Ortalık çok dağınıktı. Toplamaya kalktım. Altından kalkamadım...
Hatıralar Odası’nı gezdim önce. Çok fazla kırık hayal vardı. Çoğu yerlerdeydi. Basık, karanlık bir atmosferi vardı. Çok fazla duramadım. Çıkarken pantolonumun paçalarına gözyaşları sıçradı. Silkeledim. Kapıyı dışarıdan kapadım.
Duygular Odası’na girdim sonra. Tam bir renk cümbüşü! Ama çoğunlukla siyah var gene. Üstünde ise mavisi, yeşili, kırmızısı... Çok değişken. Bir anı, bir anını tutmaz olmuş. Yalnız dikkatimi çekti, yeşil olanlar hep çürüyor bir süre sonra. Kırmızılar da siyaha dönüyor. En sonunda kapıyı fark edebildim de, çıktım oradan da.
Görünenler Odası vardı sırada. En gerçeğe yakın yer orası. Bir ekran düşünün. Dev bir ekran. Gözlerinizden izliyorsunuz dünyayı. Ağzınızdan çıkanları duyuyorsunuz. İnsanların söylediklerini... Ama duygularla farklılık gösteriyormuş. “Kırmızı bir muhabbet” çıksa da ağzınızdan, duygular odasındaki rengi siyah aslında. Nerden mi biliyorum? Görünenler odasından içinizi de görmeniz mümkün.
En son Kumanda Odası’na girdim. Muhteşem bir şekilde işleyen bir makine gibi. Her tarafta düğmeler, kablolar... En son büyük kırmızı düğmeyi gördüm. Yaklaştım. “Acil durumlar haricinde kullanmayın” yazıyordu üstünde. Az sonra yabancı bir apartmanın tüm zillerine basıp, kaçacak bir çocuğun heyecanı ile yaklaştım düğmeye. Bastım. Her şey durmuştu. Tüm çarklar, tüm o sistem. Koşarak kaçmadım, yavaş adımlarla ilerledim. Ana kapıya gelmiştim. Aklımın kapısına. Kapıyı kilitledim, çıktım. Anahtarı da bir köşeye savurdum. O gün, bugündür uğramıyorum aklıma.
Bir yağmur damlasıyım.
Kapladığım yer ne kadar? Kütlem ne? Benim gibi kaç tane daha damla var? Binler? Yüz binler? Milyonlar? Onların arasındaki yerim ne? Peki ya düşebilecek miyim birisinin yüzüne? Yağmur dindiğinde aklına gelecek miyim o kişinin? Bunun için bir şansım var mı? Ya kimseye çarpmadan yere düşersem? Boşa gidersem? Üstüme basılırsa? Güneş doğduğunda kurutursa beni? Bitirir, yok ederse? Belki de en iyisidir yanlış kişiye çarpmaktansa, buharlaşıp gökyüzüne çıkmak, tekrar o bulutta yer almak ve tekrar yeryüzüne inmeyi beklemek. Bir kez daha beklemek... Çok zaman almaz mıydı ama? Hangisi en iyisi? Bir damla olarak karar verebilir miyim buna?
Kimsin sen? Niye girdin hayatıma? Hem de benden izinsiz... Gözlerimi açtığımdan beri karşımdasın. Peki niye sen olmak zorundasın? Hayatındaki her şeyi kendin gibi boka çevirmeyi nasıl beceriyorsun? Bu konudaki yeteneğine hayranım doğrusu. Kimsin sen? Seni hala tanımıyorum. Ne işe yararsın? Her şeyi mahvediyorsun. Bütün çiçekleri solduruyorsun. Kendinden nefret ettirmeyi çok iyi beceriyorsun. Tekrarlıyorum,Kimsin sen? Tanrı'nın bana verebileceği en büyük belalardan bir tanesisin. İstenmiyorsun ama her yerdesin. Nefret ediliyorsun ama saygı çerçevesinde. Kimse sana nefretimi kabullenmiyor. Ah seni bir tanısalar. Nasıl biri olduğunu bir bilseler... Bana da hak verecekler. Kimsin sen? hep bu sorunun cevabını aradım. Yanıt yok! Kimse bir şey söylemiyor.Soruyorum. Kimsin sen? Nefret ettiğim yüz senin yüzün. Benden herşeyi aldın. Hala da istiyorsun. Yalnız benden mi? Herkesin hayatını siktin! Senin gibi bir şeyi (insan demek zor geliyor) tanımak çok kötü. Hem de çok yakından tanımak. Seni, senden iyi tanımak. Şerefsiz olduğunu bilmek... Yanımda olsan da yüzüne söylesem. Çok isterdim biliyor musun? Ama olacak. Bir gün yüzüne söyleyeceğim bunları. Cevap vermeye yüzün olacak mı? Tabi ki olacak çünkü sen yüzsüzsün. Sen adisin. Beceriksiz, işe yaramaz... Sıfatların bitmiyor gördüğün gibi. Hayattaki birçok şeye şükretmem gerekirken, senin olman, Tanrı'ya şükürlerimi sunmama engel oluyor. Hayatımın içine ettiğin için çok teşekkür ederim. Her şey için çok teşekkür ederim. Teşekkürlerimi sunduğum kişi... Bir şeyi çok merak ediyorum. Kimsin sen?