5 Ağustos 2013 Pazartesi
The Wall
Dev prodüksiyonuyla, sahne performansıyla, şovlarıyla, şahane ses sistemiyle ama hepsinden öte verdiği duyguyla, hissettirdikleriyle bugüne kadar izlediğim en mükemmel konserdi.
Dinine bağlı iyi bir Floydianımdır. Gerçi benim mezhebim Gilmourian ama Roger baba da bizim büyüğümüz, kutsalımız. Dolayısıyla konseri uzun zamandır bekliyordum. Ve şahane geçeceğini de tahmin ediyordum ama bu kadarını tahmin edemezdim.
Konser zaten başından belli etti ne kadar özel bir şovu izleyeceğimizi. Alandaki ses sistemi, etrafına şaşkın şaşkın bakan insanlar, uçağın duvarı yıkarak geçmesi mükemmel bir açılış oldu. Müzik tarihinin en kült parçalarından Another Brick in the Wall Part 2'de psikopat hocanın sahneye çıkışı, karşısındaki öğrencileri ezmeye çalışması, o sırada "We don't need no education!" diye haykıran bir kitle, herkesi baştan çıkarmıştı bile. Roger Waters'ın Türkçe manifestosu sürerken duvarda Gezi kurbanlarımızın çıkması, Devlet terörünün kurbanı olduklarını bir de ondan duymamız ve ardından gelen "Mother" şarkısı. Sanırım konserin en duygu dolu anlarıydı. Gözlerimiz dolu dolu. Tüyler diken, diken...
Goodbye Blue Sky'daki uçaklardan birer ölü beden gibi inen dini ve kapitalist simgeler, Young Lust'ta kadının metalaştırılması, Bring the Boys Back Home'da savaş kurbanları ve katilleri, Nobody Home'da yalnız başına oturan Roger Reis, Run Like Hell'e girerken "Aranızda psikopat olanınız var mı? Bu sizin için." yazısı ve ardından herkesin coşması... Duvar her şarkı için ayrı bir şekile giriyor kitleyi kendine daha da çekiyordu.
Hey You ve Comfortably Numb'a gelince... Sizi ayırıyorum diğerlerinden. Bende yeriniz ayrı. Hey You'da tamamen duvarı görmemiz. Başka bir şeyin olmayışı özellikle "...the wall was too high, as you can see..." sözüyle daha da anlam buldu. Gözlerimi kapadım ve şarkının hem can sıkan, hem huzur veren ruhuna bıraktım kendimi. Ve Comfortably Numb. Waters'ın duvar yumruklaması, efsane solo coştukça o briketlerin yok olup yerini renklerin alması. Daha güzel nasıl anlatılırdı bu parça? Gözlerim doldu yine. Ama şu bir gerçek ki nakaratta ve o şahane soloda insanın kulağı Gilmour'u istiyor. Belki bir gün o da olur. İkisini birden aynı sahnede görebiliriz. Kim bilir?
Ayrıca seni de unutmadık domuz! Patladın gittin halkın elinde. Tıpkı senin gibi tüm kirli liderlerin bir gün halkın elinde parçalanacağı gibi eridin gittin aramızda. Ahahahaha!
Her yönüyle şahane bir konserdi. Hem görsel olarak, hem müzikal olarak, hem de hissettirdiği duygularla en üstte yer alacak her daim. Çoluğa çocuğa heyecanla anlatılacak bir anı, harika bir akşam olarak kaldı aklımızda. Teşekkürler Roger Waters. Teşekkürler bu güzel gece için.
13 Mayıs 2013 Pazartesi
Dünya Derbisi
Dün Türkiye'de futboldan, insanlıktan, toplumdan nefret ettiğim bir gündü.
İddia olmasa bile Türkiye'nin en çok izlenilen, en çok beklenen derbisi vardı yine. Benim de her sene heyecanla beklediğim, izlerken büyük keyif aldığım, kızdığım, üzüldüğüm, sevindiğim bir maç. Yine geldi çattı derbi günü. Ama bir gün önce büyük bir saldırı olmuş, masum insanlar ölmüş, yaralanmış oradan gelen bir can sıkıntısı mevcut herkeste. Zaten genele bakıldığında da yıllardır medya, taraftar grupları, kulüp sözcüleri, yöneticiler, futbolcular, emniyet tarafından insanları geren, kutuplaştıran bir futbol gündemi var. Bir önceki gün yine Beşiktaş maçından önce taraftarın arasına motorlarla dalıp, havaya ateş açan, ortalığı biber gazıyla donatan bir polis var. Tekrar FB-GS mücadelesine geri dönecek olursak bir alkışlama polemiği. Yok "alkışlansın, alkışlamasınlar zaten çok da tın, onlar bizi alkışlamış mıydı?" gibi tartışmalar. Ki ben de bu görüşlerden birini savunuyordum bu konuda. Tüm bunlar eşliğinde büyük bir stresle, büyük bir gerginlikle başladı maç.
Ama gerginlik biter mi? Daha da artıyor tabi. Eboue'si, Emre'si, Riera'sı, Meireles'i, Melo'su, Volkan'ı, Sabri'si... Herkes ortamı daha da geriyor. Herkes provokasyon, polemik peşinde. Maçtan sonra da devam tabi. Sonra ne oluyor? Bir tane çocuk, bıçaklanarak öldürülüyor. Belki hiçbir şey yapmadı, belki de yakınındaki Galatasaraylılara eliyle skoru gösterdi, dalga geçti. Ne olursa olsun. Değer miydi? Bu yaşananlar neticesinde bu çocuğun hayatına mal oldu bu durum. Öldü lan, bir insan öldü! Green Street Hooligans'taki büyük kavga sahnesi geldi aklıma. Herkes kavga ediyor, ağız burun dalıyor birbirine. Ama bir beden cansız olarak yere düştüğünde herkes donup kalıyor. Çünkü o an, birisi öldüğü anda, tüm bunların bir oyunun tarafı olduğu için kaynaklandığını görüyoruz. Ben de neler söyledim maçtan önce, maç boyunca, maçtan sonra... Onları düşündüm ve bu olayla ben de "ne yapıyorsun ulan?" dedim kendi kendime? Evet medya da suçlu, oyuncular da, yöneticiler de, tribün liderleri de... Ama ben de suçluyum. Sen de. Fanatizmin kör ettiği her göz suçlu.
Olaydan sonra sosyal medyamız yıkılıyor. Herkes lanet mesajları gönderiyor. Fenerbahçelisi, Beşiktaşlısı, Galatasaraylısı sövüyor. Ama arada tek tük "Bizimkilere helal olsun ya. İyi olmuş" diyebilen omurgasızlar da çıkıyor piyasaya. Yine utanıyorsunuz onlar adına. Acıyorsunuz. (Ayrıca olayı kınamak için Galatasaray Kulübünden resmi açıklama bekleyen, onların tutumundan sonra kınama yayınlayan, o ana kadar da sadece şampiyonluktan bahseden UltrAslan grubunun da samimiyetine inanmıyorum.)
Muhtemelen olayın yaşandığı dakikalarda ben de Metrobüsteydim. Kadıköy'den, eve gidiyordum. Metrobüs her maç dönüşü olduğu gibi yine tribün gibi. Küfürlü besteler, tezahüratlar. Sonra bir duraktan Galatasaraylı bir çocuk bindi metrobüse. 17-18 yaşlarında. Bir an korktum, üstüne saldırırlar mı diye. İnsanlar da yavaşça kestiler tezahüratları. Çocuk da kafasını kaldırmadı, devam ettik. Belki orada birisi üstüne gitse, o da karşılık verseydi sonu Burak gibi olabilirdi. Kim bilir?
Kadıköy'de 2-2 biten maçı Nevizade'de izlemiştim. Galatasaraylıların içinde. Boynumda Fenerbahçe atkısı. Gol attığımızda bağıra, bağıra sevinmiştim. Belki de o gün başıma bi şey gelebilirdi. Bu cinayetle bunlar da geldi aklıma. Böyle anlarda, oralarda kendini kaybetmiş bir holigana denk gelmemek de şans. Farkında olmadığımız. Keşke Burak da öyle bir ana denk gelseydi. Keşke en güzel yaşında, bir futbol müsabakasının yarattığı havanın kurbanı olmasaydı.
Futbol güzel. Bir tarafta olmak, taraftar olmak güzel. Ama bir insanın hayatından önemli değil hiçbir şey. Böyle olacaksa Allah kahretsin maçını da, derbisini de, kupasını da.
Huzur içinde yat Burak Yıldırım. 1993-2013
20 Mart 2013 Çarşamba
Ben Asistanken
Bugüne kadar her şefimden duyduğum o efsane cümle. "Ben asistanken..." Ne zaman bir hata yapsak, ne zaman yavaş kalsak duyduğumuz o cümle. Onlar da duymuştu zamanında ustalarından, biz de duyuyoruz. Ve muhtemelen, bir gün, bir yerlere gelirsem, ben de söyleyeceğim asistanlarıma. O yüzden onlara şimdiden bu şiiri yazıyorum. Adam olsunlar, bi çay kapıp gelsinler!
********************
Ben asistanken
Sizin kadar şanslı değildim,
Tek başıma bakardım her şeye,
Yoktu etrafımda kimseler,
Ben asistanken,
2575 O'Connor kafalar vardı,
Cartoni, Sachtler demir ayaklar,
Master Prime'lı Alexa'lar...
Ve yoktu yardım edenim,
D.I.T ayrılmazdı Mac'in başından,
Focus Puller, kaybolurdu ortadan,
Ve D.O.P. çay isterdi durmadan...
Ben asistanken,
Tek kameraya 20 case ile giderdim,
Sizin gibi kalabalık da değildim,
Ama hepinize de bedeldim.
Ben asistanken,
Koşardım; nete, klakete, aktarmaya, bnc'ye,
Bir yudum çay bile içemezdim,
Vaktim olmazdı sizin gibi haybeden.
Ben asistanken,
Yoktu paydosta beni eve bırakan,
Malzemeyi depoya yükledikten sonra,
Yatakhanelerde kalırdım her zaman.
Ben asistanken,
Mıymıy değildim sizin gibi,
Anında çözüm bulurdum her şeye,
Ustam benden istedi mi...
Ben asistanken,
Taksi parası alamazdım,
En fazla Metrobüs'e atardı kamera aracı,
Koltuklarda uyurdum sürekli.
Ben asistanken,
Alayınıza on basardım,
Her işten, her setten çağırılırdım,
İnanmazsanız ışık şefine sorun...
********************
Ben asistanken
Sizin kadar şanslı değildim,
Tek başıma bakardım her şeye,
Yoktu etrafımda kimseler,
Ben asistanken,
2575 O'Connor kafalar vardı,
Cartoni, Sachtler demir ayaklar,
Master Prime'lı Alexa'lar...
Ve yoktu yardım edenim,
D.I.T ayrılmazdı Mac'in başından,
Focus Puller, kaybolurdu ortadan,
Ve D.O.P. çay isterdi durmadan...
Ben asistanken,
Tek kameraya 20 case ile giderdim,
Sizin gibi kalabalık da değildim,
Ama hepinize de bedeldim.
Ben asistanken,
Koşardım; nete, klakete, aktarmaya, bnc'ye,
Bir yudum çay bile içemezdim,
Vaktim olmazdı sizin gibi haybeden.
Ben asistanken,
Yoktu paydosta beni eve bırakan,
Malzemeyi depoya yükledikten sonra,
Yatakhanelerde kalırdım her zaman.
Ben asistanken,
Mıymıy değildim sizin gibi,
Anında çözüm bulurdum her şeye,
Ustam benden istedi mi...
Ben asistanken,
Taksi parası alamazdım,
En fazla Metrobüs'e atardı kamera aracı,
Koltuklarda uyurdum sürekli.
Ben asistanken,
Alayınıza on basardım,
Her işten, her setten çağırılırdım,
İnanmazsanız ışık şefine sorun...
Etiketler:
geyik,
kamera,
kamera asistanı,
set,
şiir
11 Şubat 2013 Pazartesi
Kartpostal
Keşke hiç tanımasaydım seni. Uzaklarda olsaydın, çok uzaklarda. İsmini bilseydim. Birkaç fotoğrafını görseydim sadece. Nasıl biri olduğunu, tek kelimelik yorumlardan bilseydim. Hayal dünyamda başka bir sen yaratsaydım. Sevdiğim, saygı duyduğum, merak ettiğim biri olsaydın kafamda. Seninle ortak vakit geçirmenin nasıl bir şey olacağını düşünseydim her akşam. Birlikte gideceğimiz yerleri listeleseydim. "Bir gün mutlaka gideceğiz." diye kendi kendime söz alsaydım senden. Kart atsaydın bana o uzaklardan. Çok eskiden moda olan kartpostal şeklindeki fotoğraflar var ya, onlardan hani. Başka bir ülkede, başka bir şehirde çekilmiş bir fotoğrafın. Gözlerinin içi gülüyor. İçten ve özlemle bakıyorsun bana. Üç, beş cümle bir şey yazmışsın kartpostalın arkasına. Sonunda "Çok yakında görüşeceğiz." yazıyor olsaydı. Bunları okuyup bekleseydim seni keşke. Heyecanla.
Buluşacağımız günü bekleseydim hep. Hayatımın en önemli günü olacaktı o gün. Sessiz, ıssız bir mekanda bekliyor olacaktım seni. Alkol almayacaktık. Birer kahve olacaktı önümüzde sen gelince. Onları yudumlarken başlayacaktık anlatmaya. Ama ne konuşacaktık ki? Çok şey olurdu konuşacağımız. Birbirimize anlatacak birer ömür olacaktı en basitinden. Ama ya hiç konuşamasaydık o gün? Heyecandan aklımıza bir tek şey bile gelmeseydi? "Bir dahaki sefere." deyip erteler miydik acaba? Büyük hayal kırıklığı olurdu. Ama o bile mutlu ederdi beni, şimdiki halimize nazaran.
Evet biz böyle olmadık. Hep yan yana olduk. Hep dip dibe. Hiç sevgi görmedim senden. Zaten ben de bir süre sonra kestim seni sevmeyi. Her daim verdiğin tek hediye hayal kırıklığı oldu. İhtiyacım olduğunda göremedim seni yanımda. Ne zaman kendim için bir şey yapacak olsam ayak bağı oldun. Sadece benim değil, herkesin, her adımında kendini düşündün. Çünkü sen; kimseyi sevmeyen, bencil birisisin. Hep öyleydin ve öyle kalacaksın. Zaten bunun için seni suçlamam da yanlış, çünkü bu senin mizacın ve hiçbir zaman değişmeyeceksin.
Ne bileyim işte. Tanımasaydım seni. Benim için bir merak unsuru olsaydın. Yanımdayken hissettiğim eksikliğini, sen uzaktayken daha az hissederdim belki. Belki o zaman severdim seni. Belki o zaman yanımda isterdim...
1 Aralık 2012 Cumartesi
Rabarba
Set ortamı iğrençtir. Herkes birbirine bağırır, hakaret eder, ast, üstüne yalakalığın kralını yapar. Hani az önce "aptal gerizekalı, siktir git" diyen şefine, "al abim, sana çay getirdim" yavşaklığında insanlar düşünün.
Saatlerce mal kolisi gibi beklersin bir köşede, sonra bir anda bir şeyleri yetiştirme zorunluluğunda olursun, deli gibi koşuşturmaya başlarsın. Anormal saatler kalırsın sette. Bazen 24 saati devirirsin. Garip bi şekilde orada bayılmadan çalışırsın. Sonra serviste, metrobüste, bir kenarda uyuyuverirsin. O saatten sonra her yer yatak olur sana.
Aptal da vardır sette çok. Bayağı, bildiğin, iki kelimeyi bir araya getiremeyen, herhangi bir konuda bir bilgisi veya fikri olmayan, yıllardır bu işte çalışmasına rağmen saçma sapan sorular soran, ortalama her insanın bir köşesinden tutabileceği bir işi beceremeyen aptal insanlar vardır. Ve onlar senden kıdem olarak yüksektir bazen. Eee saniyede 1000 dil darbesi atma gibi yetenekleri tüm aptallıklarını kapatır.
Dün, -isim vermeyeyim- bir dizi setine günlük olarak desteğe gittim. Bu söylediklerim elbette vardı. Ezbere iş yapan yönetmen ve ekip şefleri, yeteneksiz reji, yetersiz teknik elemanlar vardı birçok yerde olduğu gibi. Üç saatte bitecek işi on saatte bitirebilmek, akşam paydos etmen gereken sette sabahlamak her babayiğidin harcı değil tabi. Ama bunlar olur. Her zaman oluyor. Bir insan işinde kötü olabilir, yetersiz olabilir, yeteneksiz olabilir. Ama insan olacaksın abi!
Saat geceyi geçmiş, sabahı bulmuş, insanlar zombiye dönüşmüş, sen ortalarda hayvan gibi yırtınıp, çığlık, çığlığa bağırıyorsun. Figüranları tartaklıyorsun. Onları, o üç kuruşluk beyninle kendinden küçük görüp, aşağılıyorsun. Hakaret ediyorsun. Neden? Çünkü sen yönetmen asistanısın ortalığın anasını sikebilirsin. Ufacık çocukların işini erken bitirip yollamak yerine, son saniyeye kadar sette tutuyorsun. Onlara da itiş kakış eşliğinde bağırıyorsun. He senin başındakin de seni aşağılıyor tabi. Hakaretler ediyor, emirler yağdırıyor. Sen de "piki hocam" diye pervane oluyorsun götünde. O yavşak, sen ondan daha yavşak, böyle sürüp gidiyor...
Kısacası henüz iki senedir bu piyasada olmama rağmen tiksindim birçok şeyden. Siz siz olun, çocuğunuz "baba ben sinema-tv okuyacağım, sette çalışacağım" derse caydırıcı olun.
1 Ekim 2012 Pazartesi
Güle Güle Kaptan
Alex De Souza gitti...
Çok sevdiğim futbolcular oldu bu takımda. Hayranı olduğum, izlerken tüylerimi diken diken eden, hata yaptığında küfür edemediğim, kızamadığım... Giderken "keşke daha fazla oynasaydı." dediğim, üzüldüğüm...
Ama hiçbirisi giderken ağlatmadı beni, onun gibi. Hiçbiri kaptan değildi. O sanki altyapıdan yetişmiş, tribünlerden gelmiş gibiydi. Fenerbahçe futbolcusu değildi. Fenerbahçeliydi. Yabancı değildi, TC vatandaşıydı sanki. Yeri geldi mi milli takımda birkaç saniye gözüm arardı onu. Sonra derdim ki, "ulan adam Brezilyalı, kendine gel."
Çok güzel goller attı, izletti kendini, coşturdu bizi. Kaç kere bir tarafımızı kurtardı, ipten aldı hatırlamıyorum bile. Bu yüzden kaptandı, bu yüzden sahada reisti.
Galatasaraylılar, Beşiktaşlılar istemezlerdi onu. Gitmesini isterdi. Çünkü beğenirlerdi Alex'i. Severlerdi de. Efendiydi çünkü, herkesin "adam gibi adam" ilan edildiği bir ortamda "adam" olan ender insanlardandı. Küfür edemezdi kimse ona. Eden de pişman olurdu. Hani o an yanında olsa "kusura bakma abi, ağzımdan kaçtı." diyecek gibiydi insanlar...
Rekor üstüne rekor kırdı. Gol kralı oldu, asist kralı oldu, istatistikleri yerle bir etti. Rakipler her sene büyük isim getirdiğinde karşılaştırıldı onlarla. Hepsi gitti, o kaldı. En büyük olduğunu ispat etti.
Kelimeler yetmez ki. Daha anlatılacak çok şey var. Bu adam artık gidiyor. Ne yüzünden? Aykut Kocaman'ın sürekli kabul ettirmeye çalıştığı saçma sapan otoritesi ve bitmeyen egosu yüzünden. Öyle veya böyle, ister suçlu, ister suçsuz bu asırlık kulübün tarihine leke sürmüş Aziz Yıldırım'ın "Ben bu kulübün en büyüğüyüm, buranın patronuyum." egosu yüzünden. Fenerbahçe'nin Futbol takımına Aykut'un teknik direktörlük dönemi ve Aziz Yıldırım'ın başkanlığından daha büyük katkısı, daha büyük emeği var bu adamın. Siz kimsiniz ki? Sinir krizinden, millete dalga geçecek malzeme vermekten başka ne verdiniz bize? Aykut'un aldığı hala tartışılan, başımıza bela olan şampiyonluk da, Aziz Yıldırım'ın yaptığı tesisler de, binalar da sizin olsun. O yüreğini verdi bize. Öyle sevgimizi kazandı. Ve siz bunu hazmedemediniz. Utanmadan A2 takıma, çoluk çocukla sahaya çıksın diye adamı kadro dışı bıraktınız. Dalga geçtiniz üstelik.
Siz kim olduğunuzu bu ve benzeri yorumlara bakarak anlamaya çalışın. Taraftarın nefretinden, söylemlerinden. Alex ise kim olduğunu taraftarın cebinden verdiği parayla yapılan o heykele bakarak görebilir. Aranızdaki fark bu işte.
Güle güle kaptan. Bu taraftar sana hayran, senin yanında, seni hala çok seviyor.
Bir Fenerbahçeli, Buğra Özcanbey.
16 Ocak 2012 Pazartesi
En Büyük Lefter
"Yuh be! Allah cezanızı vermesin! Ah, Fenerbahçe bu adamlara mı kalacaktı? Nerede Lefterler, nerede bunlar..."
Çocukluğumdan itibaren sık sık benzerlerini duyduğum bir cümleydi babamdan. Fenerbahçe'ye kim gelirse gelsin hep O'nu anardı. Ben de merak ederdim kim bu diye. Ufacık aklımla yarışırdım. "Ne kadar olabilir ki? Ne yani Ronaldo'dan, Zidane'dan daha mı iyi?" diye.
Zaman içinde daha iyi tanıdım onu. Gerek babamın anlatılarından, gerek belgesellerden, gerekse röportajlarından. Sadece büyük bir futbolcu olduğunu değil, büyük bir insan ve büyük bir Fenerbahçeli olduğunu da öğrendim. Futbolculuğun milyonlar kazandırmadığı, endüstri olmadığı yıllarda hayali büyük bir takımda oynayıp çok zengin biri olmak değil, sadece Fenerbahçe'de oynamak olan biri olduğunu öğrendim. Üstünde kazakla, ayağında bir potinle, saha yerine bir tarlada dakikalarca koşup, adam çalımlayıp, gol attığını ve böyle mutlu olduğunu öğrendim. Kendisine dininden dolayı "gavur, kefene" diyenlere insanlığıyla cevap verdiğini öğrendim. Sadece birkaç maçını eski vidyolardan izleyebildik malesef. Ama O'nu izleyenler öyle güzel betimlediler ki her çalımı, her pası, her golü gözlerimde canlandı hep. Öyle bir insan ki, en büyük rakibi Galatasaray'ın kalecisi Turgay Şeren kendisinden ve oyunculuğundan hep iyi bahsediyor. Öyle bir Fenerbahçeli ki röportajlarında Fenerbahçe'den bahsederken hep sesi titriyor, gözlerinin içi gülüyor. O'nu sevmemek mümkün müdür?
Kendisine "pis rum, gavur" diyenlere inat Türk milli takım formasını giymiş, Yunanistan milli takımının para karşılığı teklifini reddetmiş, bir Yunanistan maçında iki gol atmış ve bu olay bir Yunan gencinin kanına dokunarak intiharına yol açmış. Sonucu acı bir olay belki ama O'nu yabancı gören faşist duygularından sıyrılamayan insanlar için söylüyorum bu kısmı. He en verimli çağında futbolu bırakıp, dört sene Diyarbakır'da askerlik yaptığını da belirtmek lazım tabi ki...
Fenerbahçe'yi takım olarak tutmaktan ziyade Fenerbahçeli olmak ve renklere aşkla bağlamak O'nun sayesinde oldu benim için. İşte bu yüzden çocukluk efsanelerim Ronaldo, Zidane, Cantona, Klinsmann, Bergkamp, Rıdvan, Okacha veya günümüz starları C.Ronaldo, Messi vesaireden çok daha büyük futbolcu. Bu yüzden o vefat ettiğinde sanki uzaktaki bir akrabam ölmüş gibi bir şok geçirdim ve gözlerim doldu. O'nu hiç tanımasam da, O'nu hiç izlemesem de...
"Ver Lefter'e, yaz deftere..."
Kamera ve 2011
Geçtiğimiz senenin, geç kalan bir analizidir.
Okuldan mezun olduktan sonra, uzun süre evde pineklemiş ve saçma sapan işlerde çalışmış biri olan ben sonunda bir arkadaşım vasıtasıyla bağlantı kurup sektöre üç sene aradan sonra giriş yapmıştım. Kamera asistanı olarak. 2011'in başında gerçekleşen bu olay ile zaten bütün bir yılı çalışarak geçirdiğimden yılın analizini iş mevzuları üzerinden yapmak zorunda kalıyorum.
Günde 12 saat uyumaya alıştırdığım bedenimi, günde 16 saat çalışmaya programlamak zor geldi başta. İşe sıfırdan başlayınca bir sürü şefim oldu. Şirketteki şefler, setteki şefler olarak iki ana başlıkta toplayacağımız bu şefleri daha da açmak gerekirse bir sürü alt başlıkla karşılaşıyoruz. Bu sebepten işin derinine inmiyorum.
Sürekli dinamik bir iş. Devamlı hareketlilik söz konusu. İş yeri diye çalışmaya gittiğiniz yer her gün farklılık gösteriyor. Ekipte değişiklik oluyor veya siz başka bir yere gidiyorsunuz. Dolayısıyla bir anda çalışmaya başladığınız adamlar da değişiyor. Yani diyeceğim o ki herhangi bir alışkanlık, bir ritüel yaratacağınız bir iş değil. Daima değişken, daima hareketli. Alışma ve bağlanma duygunuz yavaş yavaş kayboluyor yani.
![]() |
| Hatay-ST. Simon'da... |
Garip beklentiler söz konusu. Mesela sette 19. saate girdikten sonra sizden herhangi bir işi koşarak, coşarak, zıplayarak, hoplayarak yapılmanız isteniyor. Başta bu durumu garipseseniz de bir süre sonra gece saat 04.00 sularında elinizde bir case ile koşar halde buluyorsunuz kendinizi. Mekanlara, insanlara ve huylara alışkanlık söz konusu değil belki ama işe ve komutlara her daim alışkansınız.
Bir süre sonra insanları tanıyorsunuz. Herkesin bir oyun halinde olduğunu, herkesin birbirinin arkasından iş çevirdiğini, ayağını kaydırmaya çalıştığını ve herkesin yalakalık yaptığını, birbirini pohpohladığına şahit oluyorsunuz. Utanıyorsunuz, tiksiniyorsunuz. Sonra alışıp bu duruma gülmeye başlıyorsunuz. Hatta bazen siz de bu oyuna katılıyorsunuz. Bazen mecburi, bazen isteyerek...
Nerelere geldim ben ya!? Sanki Yeşilçam'da 40. yılım bir kitap yazıp içimi döküyorum... Alt tarafı geyik yapacaktım konu nerelere geldi. Neyse velhasılıkelam geçtiğimiz seneyi komple çalışarak, koşturarak, omuzdan kamera alarak, lens değişerek, polarize takarak, kablo çekerek, sinirle, stresle ama bir o kadar da eğlenerek ve sevdiğim işi yaparak geçirmiş bulunmaktayım. Bakalım ilerleyen yıllar sektörde ve vakit kalmayan özel hayatımda neler getirecek bana. Hep birlikte göreceğiz...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







