"Herkes kendi hayatının başrolündedir."
Mevzuya bu yönden bakacaksak, ben de şunu söylüyorum. Tamam belki başrolde ben varım. Oyun "ben" üstüne kurulu. Ama ben hiç şah olmadım! Olamadım.
Geçmiş döneme bakıyorum. Şahı da başka, veziri de başka. Koca götlü fili de başka, sadece "L" şeklinde koşturulan atı da. Nasıl bir oyunsa bu, ben de anlamadım, baş rolü piyon. Yapılması gerekeni yapan, çok fazla seçeneği olmayan, ileri doğru küçük adımlar atmaya çalışan, yanlış adım attı mı geri dönemeyen, yeri geldi mi sağa-sola bile kaçamayan basit bir piyon. Karşı kaleyi fethedip, en azından vezir olma hayalini barındıran, ancak bunun hayalden öteye gidemeyeceğini bilen bir piyon. Hep piyon olarak kalacak bir piyon.
Dolayısıyla her bir düşüşte mat oluyorum. Daha kalelerim düşmeden, vezirim hareket etmeden, dandik atım "L" çizmeden ve şahım götünü kaldıramadan kaybediyorum.
Genelde içi dolu olan, bazen acı bir salça, bazen toz şeker barındıran herhangi bir kavanozun, boşaltıldıktan sonra, yıkanıp, kapağıyla birlikte bir rafa kaldırılmasını düşünün. Çok ilgi çeken bir şey değil belki ama aslında bir insanla gayet benzerlik gösterebiliyor kavanozlar. En azından bazı durumlarda.
Hani bazen içinizin boşaltıldığını hissedersiniz ya. Sanki içinizdeki tüm organlar sökülmüş, ruhunuz çıkarılmış da, boşaltılmışsınız gibi. Hayat enerjiniz gitmiştir. Hiçbir şey yapmak istemiyorsunuzdur. Elinizi kaldırmaya derman yoktur... Oysa ki siz maden işçisi değilsinizdir. 16 saat mesai falan yapmamışsınızdır. Hatta hiçbir bok yapmamışsınızdır. Ancak çok yorgun hissedersiniz. Cansız, enerjisiz ve hepsinden öte boş. Üstelik bu duruma gelmenizde bir sebep de yoktur. Zaten bunu bilmek daha da boşaltır içinizi. Zira canınızı sıkan şeyin ne olduğunu bilmediğinizden, onu ortadan kaldırmak için, onun üstüne gitme gibi bir şansınızda yoktur. İçi boşaltılmış, yıkanıp, temizlenmiş, bir süreliğine rafa kaldırılmış bir kavanozsunuzdur. En kısa sürede tekrar enerji toplamak amacıyla doldurulmayı beklersiniz.
Tadından yenmiyor.Yaşamsal bir takım gereklilikler dışında dışarı çıkmıyorsunuz odadan. Yoksa yemek, uyku, yatma, kalkma, oturma gibi her türlü şeyi odanızdan yapabiliyorsunuz. Hele ki bilgisayar+internet varsa, olay tamamdır. Hiçbir şeye ihtiyacınız yok. Oh, mis...
Tamam kendimi kandırıyorum. Asosyalliğin bokunu çıkartmış durumdayım. Kriz en çok beni vurdu lan! Yeter artık, adam olsun. Öhm... Neyse.
Bu asosyal yaşamın başlıca şartı bundan keyif almaktır. Yani pc başında 10-15 saat geçirmek, eğer keyif almadığınız bir şeyse tam bir işkence olabilir. O zaman da yazık, olur. Bu sebepten insan, bazen mecbur kaldığı bu yaşam tarzına alışmış ise ancak öyle sıyırmadan kurtulabiliyor.
Hoş bazı, bazı halüsinasyon gördüğüm de oluyor. Ama çok mühim şeyler değil bunlar. Di mi kanka? Lan!?

Nasıl geçtin anlamadım. Hakkında bildiğim tek şey beni ziyaret eden en kötü misafir olduğun.
Saçma sapan günler yaşadım seninle.
Hayatımın en sıkıntılı, en sikko, en çer-çöp zamanları seninle geçti.
Depresyonu bile tanıdım sayende. Oysa eskiden eğlendiğim bir kelimeydi benim için.
Zaten harita gibi olan yüzüme, bir çizik daha ekledim. Yeterince çirkin değilmişim gibi. Neyse bu çok önemli bir ayrıntı değil.
Mutlu olduğumu sandığım günler oldu, gerçekten mutlu olduğum günleri de son anda, sen gitmeden alabildim senden. ama ortası çok büyük bir boşluk. O mutsuzluk boşluğunda seninle çok kaldım.
İleride ismimin önünde yer alacak o sıfatı hala belirleyemedim. sen de yardımcı olmadın buna. Hatta geçen seneden kötü durumdayım bu konuda. Sermayem olsa züccaciye dükkanı açacağım anasını satayım.
Senden önce karşı koymayı başardığım sigarayla da, yine seninle tanıştım. Çok kötü kokuyor, bazen öksürtüyor. Hakkaten bulaşmamak lazımmış buna.
Çok yaram vardı. Seninleyken açılan, senden önceden kalan... Çok vardı gerçekten. Kimisininden eser kalmadı, kimisini iyileştirmekle meşgulüm, kimisi ise hayatımın sonuna dek benimle kalacak galiba.
Daha örnekler de var çoğaltılacak. Ama uzatmanın alemi yok sanırım. Görüldüğü üzere bana verdiğin pek bir şey yok. Hatta senden sonra daha kötü oldu, birçok şey... Neyse yine de vermiş olduğun bir parça daha olgunluk ile yetineceğim sanırım.
Selametle...

Firmamız iç ilişkilerinde, biz işverenlerin götünü kaldırmak aynı zamanda yıkama&yağlanması sağlamak amacıyla firmamıza köpek alınacaktır. Ekibimize katılacak adaylarda aranan özellikler şunlardır;
-Üniversitelerin iletişim fakültelerinden mezun, ayrıca master yapmış,
-Şirket köpekliği konusunda 5 yıl deneyimi olan,
-En az "advanced" seviyede İngilizce bilen,
-MS Office programlarını çok iyi kullanabilen,
bunun yanında bize lazım olmasa da photoshop da bilen,
-Türkçe’yi iyi kullanan, dilbilgisi kurallarına ve yazı diline hakim,
-Pratik,hızlı düşünen,çalışkan, güleryüzlü, insan ilişkilerinde başarılı, gerektiğinde sürünebilen,
-Erkek adaylar için askerliğini tamamlamış,
-Kadın adaylar için yeri geldi mi, kucakta hoplayabilen,
-İyi kahve falı bakabilen (yemeklerden sonra, şirket içi motivasyonu arttırmak için yapıyoruz.)
-İyi şakira dansı yapan (patron çok seviyor, kemer de var merak etmeyin.)
-Kendisinden çok şirketinin menfaatlerini düşünen...
Köpekler aranmaktadır!
Maaş: Asgari ücret+ yol + yemek (3 ay sonunda belki sigorta)
Dipnot: Bayan adayların yanlarında jartiyer getirmesi mecburidir.
Cenabetliğin doğuştan gelen bir kavram olduğunu daha iyi idrak ettiğim şu günlerde, toplumdaki "loser" sayısında ciddi bir artış olduğunu gözlemekteyim.
Ne bileyim okul hayatı olsun, iş hayatı olsun, bir türlü aktif olunamayan iş hayatı yani işsizlik olsun, bunların dışındaki sosyal hayatınız olsun, spontane bir şekilde gelişen günlük olaylar olsun... Ulan bir insanın her şeyi mi kötü gider be? Gerçi iyi giden bir-iki şey de var çok şükür, ancak onlardan bahsedip, gidişatını değiştirmeye gerek yok.
Tanrım beni pek sevmiyorsun sanırım ama yine de şükrediyorum. Duy artık beni. Lütfen...
"Ya Rabbim feryadımı artık duysan diyorum,
Senden ya bir sabır, ya bir ümit bekliyorum..."
Bazı hayvanların elinde oyuncak olabilen, bir kere kayboldu mu bir daha zor bulunan bir kavram. Mevzu bahis ikili ilişkilerse, genelde "aptal" yerine konulduğunuzu anladığınız an, kayboluyor. İlla gönül meselesi olmasına gerek yok. Arkadaşlıkta ya da işle alakalı ilişkilerde de bu böyle malesef.
Ve malesef kimin güvenilir, kimin güvenilmez olduğunu anlamak için karşınızdakine en az bir kez güvenmeniz gerekiyor. Genelde verdiğiniz güven kırılıyor. Onu kırmadan muhafaza eden ise çok az bulunuyor.
Bir Cuma akşamıydı, açtım kapılarını aklımın. Daldım içeriye. Ortalık çok dağınıktı. Toplamaya kalktım. Altından kalkamadım...
Hatıralar Odası’nı gezdim önce. Çok fazla kırık hayal vardı. Çoğu yerlerdeydi. Basık, karanlık bir atmosferi vardı. Çok fazla duramadım. Çıkarken pantolonumun paçalarına gözyaşları sıçradı. Silkeledim. Kapıyı dışarıdan kapadım.
Duygular Odası’na girdim sonra. Tam bir renk cümbüşü! Ama çoğunlukla siyah var gene. Üstünde ise mavisi, yeşili, kırmızısı... Çok değişken. Bir anı, bir anını tutmaz olmuş. Yalnız dikkatimi çekti, yeşil olanlar hep çürüyor bir süre sonra. Kırmızılar da siyaha dönüyor. En sonunda kapıyı fark edebildim de, çıktım oradan da.
Görünenler Odası vardı sırada. En gerçeğe yakın yer orası. Bir ekran düşünün. Dev bir ekran. Gözlerinizden izliyorsunuz dünyayı. Ağzınızdan çıkanları duyuyorsunuz. İnsanların söylediklerini... Ama duygularla farklılık gösteriyormuş. “Kırmızı bir muhabbet” çıksa da ağzınızdan, duygular odasındaki rengi siyah aslında. Nerden mi biliyorum? Görünenler odasından içinizi de görmeniz mümkün.
En son Kumanda Odası’na girdim. Muhteşem bir şekilde işleyen bir makine gibi. Her tarafta düğmeler, kablolar... En son büyük kırmızı düğmeyi gördüm. Yaklaştım. “Acil durumlar haricinde kullanmayın” yazıyordu üstünde. Az sonra yabancı bir apartmanın tüm zillerine basıp, kaçacak bir çocuğun heyecanı ile yaklaştım düğmeye. Bastım. Her şey durmuştu. Tüm çarklar, tüm o sistem. Koşarak kaçmadım, yavaş adımlarla ilerledim. Ana kapıya gelmiştim. Aklımın kapısına. Kapıyı kilitledim, çıktım. Anahtarı da bir köşeye savurdum. O gün, bugündür uğramıyorum aklıma.